PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBAREK VASIFLARI VE ÜSTÜN AHLAKI:

ES-SELAMUN ALEYKÜM

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBAREK VASIFLARI VE ÜSTÜN AHLAKI:

Rasülullah (s.a.), ne çok uzun, ne de fazla kısa olmayıp orta boylu idi. Saçları ne kıvırcık ne de tam düz değil, hafif dalgalı ve sıktı. İki omuzlarının arası genişti. Siması, hafif kırmızılıkla karışık nurânî bir beyazlık taşıyordu. Gözleri sürmeli ve içi oldukça siyahtı. Bedeni ve elbisesinin temizliğine büyük bir itina gösterir, düzgün ve tertibli olmağa gayret ederdi. Nitekim bu hususta: “Temizlik imandandır.” buyurmuştur. Ailesi ve ashabına karşı güler yüzlü olup, iyi ve hoş muamelede bulunurdu. Son derece edeb ve vakarlı, hazır cevab ve sür’ati intikal sahibi idi. Son derece haya sahibi idi; ancak Allah’ın takdir ettiği cezaları tatbik etmede hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmezdi. Ebu Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediği nakledilir: “Peygamber (s.a.), haya bakımından bakire kızlardan daha ileri idi.”

Rasül-i Ekrem, keskin anlayış, isabetli görüş ve hikmet sahibi bir siyasî idi. Onun siyasi mahareti, Medine’de birbirine düşman Evs ve Hazreç kabilelerinin arasını bulmasında görüldüğü gibi, en güç meselelerden çıkışı sağlayan irticali tasarruflarında daha açık olarak müşahade edilmektedir.

İbn Hişam’ın rivayetine göre, Mureysi’ gazvesi esnasında, Muhacirler ile Ensar arasında kavmiyet ruhu debreşip, birbirlerine kılıç çekme durumuna geldiklerinde hatta Abdullah b. Ubey b. Selül, dönüşte kuvvetli, aziz olan, zelil olanı Medine’den çıkaracaktır, demişti öğle vakti hareket emri vermiş, bu cebrî yürüyüşü askere istirahat vermeksizin Medine’ye kadar devam ettirmişti. Rasülullah (s.a.) bu tedbiri, şehirlerinden uzak bir yerde bulunan ashabına mücadele ve bölünme fırsatı vermemek için almıştı. Bu iftira ve nifakın elebaşısı, münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy’in öldürülmesini isteyen Hz. Ömer’in teklifini reddetmesi ve Abdullah b. Übeyy’in oğlu Abdullah’ın babasının öldürülmesi isteniyorsa, bu işi bizzat yapmak için izin istediğinde ona yumuşak davranması da Efendimizin uzak görüşlülüğünü açıkça göstermektedir. Efendimiz, babasını bizzat öldürmek isteyen Abdullah’a şöyle buyurmuştur: “Aksine, bizim içimizde kaldığı sürece onunla iyi geçinir, ona yumuşak davranınız.” Daha sonra Abdullah b. Übey, bir hadise çıkarınca kavmi onu kınamış ve ona sert davranmışlardı. Rasülullah, o gün Hz. Ömer’e şöyle demişti: “Durum nasılmış, gördün mü ya Ömer? Vallahi, onu öldürmek için benden izin istediğin gün onu öldürmüş olsaydın, sana kin tutup onun için sana düşman olacaklar vardı. Halbuki bugün, sana kafa tutacak bu kimselere onu öldürmelerini emretsem hemen öldürürler.” Yine Hendek gazvesinde düşman ordularının arasını açmak, onları birbirinden ayırarak zayıf düşürmek hususunda Gatafan, Kureyş ve Kureyzâlılarla arası iyi olan Nuaym b. Mesud’dan faydalanması da ileri görüşünü gösteren uygulamalarındandır. Nitekim bu tedbir sonunda Allahu Teâlâ’nın izniyle Medine üzerindeki müthiş tehlike uzaklaştırılmıştı.

Mekke’de Hıra mağarasında Refiki Al’â’nın çağrısıyla uyandırılmasından itibaren Medine’de Hz. Aişe’nin evinde O’nun davetine icabet ederek ruhunu teslim etmesine kadar Muhammed (s.a.) mükemmel bir akıl ve zekâ, açık ve net bir hedef, güzel bir siyaset ve meseleleri değişik açılardan değerlendiren üstün bir idareci olarak temayüz etmiştir.

“Rasül-i Ekrem (s.a.), amcası Ebu Talib müşrik olduğu halde uzun bir dönem onun himayesinde yaşamış, Taif yolculuğundan dönüşünde de yine bir müşrik olan Mut’im b. Adiy’in emanını istemiş ve Mekke’ye onun himayesinde girmiştir. Böylece, Mekke putperestlerinin örf ve adetlerinden istifadeyi kabul etmiştir. Medine’de ise kendini ve ashabını korumak ve putperestliğin kökünü kazımak için Medinelilerin her türlü işlerini düzene koymak, onlar arasında birlik ve beraberliği tesis etmek, liderlik yaparak, yardımlarıyla onları zafere götürmek yolunu tercih etmiştir. Kısacası tek bir gaye için, çeşitli durumlarda uygulanan, Allah vergisi siyasî bir deha; ancak müsteşrikler bu dehayı tasvirde hataya düşmüşlerdir.

Peygamber Efendimiz hayır ve iyiliği, af ve bağışlamayı seven cömert ve hoşgörü sahibi bir şahsiyet sahibiydi. Uhud gazvesinde amcası Hamza’yı öldüren Mut’im b. Cübeyr’in kölesi Vahşi’yi, Kureyzâ yahudilerinden Rifâa b. Semûel’i, amcası Hamza’nın ciğerlerini çiğneyen Ebu Süfyan’ın karısı Hind’i ve sabahın alaca karanlığında tuzak kurup müslümanlar üzerine taarruz ederek onlardan bir çoğunu öldüren Hevazin lideri Malik b. Avf’ı affetmesi onun bu durumunu izah eder.

İbn Ebî Leylâ şöyle demiştir: “Ali b. Ebi Talib’in bana haber verdiğine göre, zevcesi Hz. Fatıma el değirmeni ile un öğütmekten şikayet etmiş, Rasülullah’ın esir getirdiğinden haberdar olunca da, ondan bir hizmetçi istemek için gitmiş, fakat onu bulamamış; bunun üzerine durumu Hz. Aişe’ye anlatarak dönmüş. Hz. Aişe, Rasülullah gelince durumu ona anlatmış. Bilahere olanları Hz. Ali şöyle anlattı: Bunun üzerine Hz. Peygamber Fatıma’ya geldi, yatağımıza girmiştik, kalkmaya davranınca, “Yerinizde durun.” dedi, öyleki ayağının soğukluğunu göğsümde duymuştum. Devamla “Sizin istediğiniz şeyden daha hayırlısını göstereyim mi? Yatağınıza girdiğinizde 34 defa tekbir getiriniz, 33 defa hamdediniz, 33 defa da tesbih ediniz. Şüphesiz ki, bu sizin için istemiş olduğunuz şeyden daha hayırlıdır” buyurdu. Bu meseleyle ilgili yine Hz. Ali’den nakledilen diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur; “Vallahi! Açlıktan kıvranan Suffa ehlini bırakıp da, esirleri size veremem. Onlara verecek bir şey bulamadım, ancak o esirleri satıp bedellerini vereceğim.” Fadl b. Hasen ed-Damrî’nin Hakem b. Zübeyr’in annesi Sibâa’dan, rivayet ettiği bir haberde Sıbâa şöyle demiştir: “Rasülullah (s.a.), esir ele geçirmişti, ben ve kızkardeşim Fatıma onu kendisinden istemeğe gitmiştik bize; “Bedir yetimleri sizden öne geçti” buyurdular.

Rasülullah (s.a.), kanaatkâr, zühd ve takva sahibi ve çok sabırlı idi. Enes b. Malik’ten şöyle rivayet edilmiştir: Rasülullah (s.a.) şöyle buyurdular: “Allah yolunda, hiçbir kimsenin korkutulmadığı derecede korkutuldum, yine Allah yolunda hiç kimsenin çarptırılmadığı eziyet ve sıkıntılara çarptırıldım. Şunu bilesin ki, birbirini takip eden 33 gün boyunca, Bilâl’le ikimize yiyecek olarak, ancak onun koltuğunun altında gizlediği şeyler vardı.” Tirmizî, bu hadisin şerhinde, “Bu hadise, Rasülullah’ın Bilâl’le birlikte Mekke’den gizlice çıktıkları zaman olmuştur. Yani, Bilâl’ın taşıdığı yiyecek çok azdı; hatta onu Bilâl koltuğunun altında gizliyordu.” demektedir.

Ali b. el-Ca’dî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasülullah (s.a.) hiçbir yemeği ayıplamaz, beğenmezlik etmezdi; iştah duyarsa yer, yoksa terkederdi.” Hz. Aişe’nin de şöyle dediği rivayet edilir: “Biz Muhammed (s.a.) ailesinin, evimizde ateş yakmaksızın bir ay geçirdiğimiz olurdu, o sırada su ve hurma ile idare ederdik.” Yine ondan, “Rasülullah, iki iş arasında muhayyer bırakıldığı zaman, günah değilse daima kolay olanını tercih ederdi. Eğer günah olursa, o insanların günahtan en uzak duranı idi.” dediği nakledilir. Rasülullah, hiç bir zaman nefsi için kızgınlık göstermemiş ve intikam almamıştır. Ancak, Allah’ın yasaklarını ihlal edenleri, Allah adına cezalandırmıştır.

İbn Mes’ud der ki: “Rasülullah’ın huzuruna girdiğimde, bir hasır üzerinde uyumuşlardı, uykudan kalktı, hasır vücudunda iz yapmıştı. Bunu görünce: “Ya Rasülellah! Sizin için bir döşek tedarik etsek onu vücudunuzla hasır arasına koyarız ve seni hasırdan korur.” dedim. “Benim dünya ile ne işim var. Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de, bırakıp giden bir yolcu gibiyim.” buyurdular.

Rasülullah (s.a.) kadar arkadaşlarına iyi muameleye itina gösteren, buna çok dikkat eden kimse olmamıştır. O kadar ki, hatası sebebiyle uyarmak istediği bir şahsı, arkadaşlarının arasında küçük düşürmemek için kinaye yoluyla uyarırdı. Kendisinin hiç bir müslümanı açık ismi ile lanetlemediği, Allah’ın emirlerine göre cezaları tatbik dışında hiçbir kimseye eliyle vurmadığı rivayet edilir. Kendisine sorulan her soruyu cevaplandırırdı; ancak günah olursa cevap vermezdi. Soru soranlara misaller getirerek meseleleri izahata büyük gayret sarfederdi. Mal ve başkalarından istemek hususunda aşırı tamahın, ayakları kaydırmasından sakındırırdı. Hakîm b. Hizam’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasülullah (s.a.)’dan bir kere dünyalık istedim, verdi. Sonra kendisinden bir daha istedim, yine verdi, üçüncü bir defa yine istedim, bu defa da verdiler. Bundan sonra da şöyle buyurdular: “Ey Hakîm! Şu mal yok mu? Yeşil, tatlı ve çok hoş bir meyva gibidir. Her kim bu malı hırs duymaksızın alırsa o mal kendisi için bereketli olur. Bir kimse de onu hırs ile alırsa, bu mal onun için bereketli olmaz. İhtiras duyan kimse, hiç doymayan obur gibidir. Veren el, alan elden hayırlıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.), haya bakımından insanların en önde geleni idi, kimseye hoşlanmadığı bir şey söylemezdi. Hz. Aişe: “Nebi (s.a.), bir kimsenin, hoşlanmadığı bir şey yaptığı kendisine duyurulunca “Falan niçin böyle söylüyor” demez, “Şu halk niçin böyle yapıyor veya konuşuyor” derdi, demiştir. Rivayet edildiğine göre, hiçkimsenin yüzüne gözlerini dikerek devamlı bakmazdı.

Onun şefkat, acıma, merhamet ve yumuşaklığını ise Kur’ân-ı Kerîm şöyle tasvir eder: “Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber gel-di ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü’minlere şefkat ve merhametlidir.” Rivayet edildiğine göre bir gün huzuruna gelen bir bedevi kendisinden bir şey istedi, Rasülullah (s.a.) onun istediğini verdi. Sonra “Ey A’râbî! sana iyilik yaptım mı?” diye sordu. Bedevî, “Hayır, güzel etmedin.” karşılığını verdi. Bu cevap üzerine öfkelenen sahabiler, ona doğru yürüyünce, Rasülullah geri çekilmelerini işaret etti. Sonra kalkarak evine girdi ve bedevîye başka şeyler daha gönderdi ve tekrar ona, “Sana iyilik ettim mi?” diye sordu. O da, “Evet, Allah aile ve oymağını mükafatlandırsın.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Rasülullah, “Biraz önceki sözlerini söylediğin zaman, ashabım sana karşı öfke duymuşlardı. Eğer istersen, şimdi söylediklerini onların yanında da söyle de, sana karşı olan kırgınlıkları kalblerinden gitsin” dedi. Akşam üzeri bu adam geldi. Bunun üzerine Rasülullah, “Bu a’rabî sizin de işittiklerinizi söyleyince, biz ona yardımımızı artırdık, o da razı olduğunu belirtti, öyle değil mi?” dedi. A’rabî, “Evet, Allah seni, ev halkını ve oymağını hayırla mükafatlandırsın!” karşılığını verdi. Yine Peygamberimizden şöyle dediği nakledilmiştir: “Sizden biriniz, arkadaşlarımın hiçbirinden bana bir şey ulaştırmasın, çünkü ben karşınıza salim bir kalb ile çıkmak isterim.’

İbn Hişam’ın verdiği bilgiye göre, Ka’b b Züheyr b. Ebi Sülmâ, Rasülullah ve müslümanları şiirleriyle hicvettikten sonra tevbe ederek,

Rasülullah’ın huzuruna özür dilemek maksadıyla geldi. Ondan kendisini affetmesini istedi ve “Bânet Süâdü” diye başlayan meşhur kasidesini inşad etti. Rasülullah (s.a.) onu affederek, şiirini de mükafatlandırdı. Aynı şekilde Abdullah b. Revaha, Ka’b b, Malik ve Hassan b. Sabit gibi diğer müslüman şairleri de hediyelerle mükafatlandırırdı.

Rasülullah (s.a.), cömertlik ve kereminde başkalarıyla mukayese edilmeyecek üstünlükteydi. Cabir, “Rasülullah kendisinden bir şey istendiğinde, bir defacık olsun “hayır” dememiştir.” der. İbn Abbas da, “O, hayır hususunda insanların en cömertiydi, bilhassa Ramazan aylarında daha da cömert davranırdı” diyor. Enes b. Malik’ten rivayet edildiğine göre Rasülullah (s.a.) bir defasında kendisinden bir şeyler isteyen adama bir koyun sürüsü verdi, köyüne dönen bu adam, “Müslümanlığı kabul ediniz. Çünkü Muhammed (s.a.) malın tükenmesinden korkmayan bir kimse gibi yardım ve bağışta bulunuyor” diye kavmini İslâm’a çağırdı. Efendimiz, yine birkaç kişiye yüzden fazla deve verdi, kendisine 90.000 dirhem getirilmişti, onları dağıtmadan hiç bir kimsenin sözüne cevap vermedi. Başka bir defa da O’na gelen bir adam kendisinden bir şeyler istedi. Rasulullah, “Yanımda bir şey yoktur. Beni takip et, bir şey gelirse onu veririz” dedi. Hz. Ömer “Allah sana gücünün yetmediği şeyi yüklememiştir” deyince, Rasulullah, bunu hoş görmedi. Ensar’dan birisi, “Ey Allah’ın Rasülü! infak et, Arş Sahibinin azaltmasından korkma.” demişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz tebessüm etti, yüzünde neş’e alâmetleri görüldü ve şöyle dedi: “Ben, işte bununla emrolundum.”

HAZRET-I PEYGAMBERIN FASiHAT VE BELAGATI

ES-SELAMUN ALEYKÜM

HAZRET-I PEYGAMBERIN FASiHAT VE BELAGATI

Hazret-i Peygamber Efendimiz yaratılışça pek fasih (açık ifadeli) idi. Yüksek maksatlarını açıkça ve parlak bir şekilde söylerdi. Huzurlarına gelen elçilerin konuşmalarına pek açık bir şekilde karşılık verirdi. Onun mübarek sözleri arasında bir çok manaları toplayan öyle yüksek parçalar vardır ki, onlara Cevami’ül-Kelim” denir. Yine onun mübarek sözleri arasında öyle güzel ve hikmet dolu parçalar vardır ki, bunlara “Bedayi ‘ül-Hikem” denilir. Biz bunların bir kısmını ahlak bölümünde yazmış bulunuyoruz. Şu anlamdaki hadis-i Şerifler, bu ahlak ve hikmet esaslarından bazısıdır. ‘’Hikmetin başı Allah korkusudur.”‘’Insanlar altın ve gümüş madenleri gibidir.” ”Insanlar, tarak dişleri gibi, hukuk bakımından eşittirler: ‘ ‘’Kendi değerini bilen kişi helak olmaz: ‘‘’ Kendisi için istediğini senin için de istemeyen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.‘’ Kendisi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe, kişinin imanı kamil olmaz “‘’Yalan yere yemin etmek yurdları harabeye çevirir. “Emaneti, sana güvenen kimseye teslim et; sana hiyanet edene sen hiyanet etme “‘’Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.”‘’Alış-verişinde en çok ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda, kendi ahiretini yitirir: ‘ ‘’Kardeşinin ugradığı musibetten dolayı sen sevinç gösterme; yoksa Yüce Allah onu kurtarır da seni musibete düşürür: ‘‘’Cezası en çabuk verilen şey, zulümdür: ‘‘’Insanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır.” ‘’Kanaat tükenmez bir hazinedir.” Pişmanlık bir tevbedir. ‘

Resûlullah Efendimizin (a.s) Mübârek İsimleri ve Mânâları

Resûlullah Efendimizin (a.s)

Mübârek İsimleri ve Mânâları

Mevâhib-i Ledünniye isimli kitaptan 99 adedi alınmıştır. Bu kitapta diğer 301 ismini bulabilirsiniz

Abdullah: Allah (cc)’ ın kulu

Âbid: Kulluk eden, ibadet eden

Âdil: Adaletli

Ahmed: En çok övülmiş, sevilmiş

Ahsen: En güzel

Alî: Çok yüce

Âlim: Bilgin, bilen

Allâme: Çok bilen

Âmil: İşleyici, iş ve aksiyon sahibi

Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan

Beşir: Müjdeleyici

Burhan: Sağlam delil

Cebbâr: Kahredici, gâlip

Cevâd: Cömert

Ecved: En iyi, en cömert

Ekrem: En şerefli

Emin: Doğru ve güvenilir kimse

Fadlullah: Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan

Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran

Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran

Gâlip: Hâkim ve üstün olan

Ganî: Zengin

Habib: Sevgili, çok sevilen

Hâdi: Doğru yola götüren

Hâfız: Muhafaza edici

Halîl: Dost

Halîm: Yumuşak huylu

Hâlis: saf, temiz

Hâmid: Hamd edici, övücü

Hammâd: Çok hamdeden

Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan

Kamer: Ay

Kayyim: Görüp, gözeten

Kerîm: Çok cömert, çok şerefli

Mâcid: Yüce ve şerefli

Mahmûd: Övülen

Mansûr: Zafere kavuşturulmuş

Mâsum: Suçsuz, günahsız

Medenî: Şehirli, bilgilive görgülü

Mehdî: Hidayet eden, doğru yola erdiren

Mekkî: Mekkeli

Merhûm: Rahmetle bezenmiş

Mes’ûd: Mutlu

Metîn: Çok sağlam ve güçlü

Muallim: Öğretici

Muktedâ: Peşinden gidilen

Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli

Müctebâ: Seçilmiş

Mükerrem: Şerefli, yüce

Müktefî: İktifâ eden, yetinen

Münîr: Nurlandıran, aydınlatan

Mürsel: Elçilikle görevlendirilmiş

Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş

Muslih: Islah edeci, düzene koyucu

Mustafa: Çok arınmış

Müstakîm: Doğru yolda olan

Mutî: Hakka itaat eden

Mu’tî: Veren ihsân eden

Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan

Müşâvir: Kendisine danışılan

Nakî: Çok temiz

Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini

Nâsih: Öğüt veren

Nâtık: Konuşan, nutuk veren

Nebî: Peygamber

Neciyullah: Allah’ ın sırdaşı

Necm(i): Yıldız

Nesîb: Asil, temiz soydan gelen

Nezîr: Uyarıcı, korkutucu

Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk

Nûr: Işık, aydınlık

Râfi: Yükselten

Râgıb: Rağbet eden, isteyen

Rahîm: Mü’minleri çok seven

Râzî: Kabul eden, hoşnut olan

Resûl: Elçi

Reşîd: akıllı, olgun, iyi yola götürücü

Saîd: Mutlu

Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan

Sâdullah: Allah’ ın mübârek kulu

Sâdık: Doğru olan, gerçekci

Saffet: Arınmış, seçkin kişi

Sâhib: Mâlik, arkadaş, sohbet edici

Sâlih: iyi ve güzel huylu

Selâm: Noksan ve ayıptan emin olan

Seyfullah: Allah’ ın kılıcı

Seyyid: Efendi

Şâfi: Şefaat edici

Şâkir: Şükredici

Tâhâ: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi

Tâhir: Çok temiz

Takî: Haramlardan kaçınan

Tayyib: Helal, temiz, güzel, hoş

Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri

Vâiz: Nasihat eden

Vâsıl: Kulu Rabb’ine ulaştıran

Yâsîn: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi, gerçek insan, insan-ı kâmil

Zâhid: Mâsivadan yüz çeviren

Zâkir: Allah’ ı çok anan

Bayram hocanın bir sohbeti

Ders ayeti : Buruc Suresi. Sayfa 591 ayet: 1- 22

 

Muhterem Müslümanlar, Allah’ın bahtiyar kulları, Muhammed Mustafa’ya sav kurban olan cemaati müslimin, damarlarında Hz Hatice’ nin, Hz Aişe’ nin, Hz Fatıma’ nın kanını taşıyan Allah’ın bahtiyar kulları, Yavuz Sultan Selim’ in öksüz ve yetim torunları…!

 

Sizi böyle kış ver yaz demeden sohbetlere devam ettiğinizi görmek dünyada cennet hayatı yaşamış olduğunuzu gösteriyor. Herkesin bir davası var, benimde var, sizinde var. Her türlü çilelere ve engellere rağmen yine devam ediyorsunuz ya sizden Allah cc. memnun, Resulullah sav memnun, erenlerde memnun.

Biraz evvel Salatü Selam getirdim. Resulullah’ a salatü selam getirin deyince hepimizin selatü selam getirmesi lazım.
Resulullah’ a salatü selam getirince, kabrinin başında bulunan melek hemen o salatı alıp Resulullah’ a
ulaştırıyor.


Bir hadisi şerifte buyruluyor ki:

 

– Ey Ümmetim ! Cuma günleri bana daha çok salavatı şerife getiriniz. Çünkü ümmetimin cuma günleri getirmiş olduğu salavatı şerife bana arz olunur. Kimki bana salavatı şerife getirirse bana daha çok yakın olur.

 

Başka bir hadisde:

 

– En faziletli gününüz cuma günüdür. O gün bana çok salatü selam getiriniz. Çünkü salatü selamlarınız bana arzedilir. Sahabeler, : Ya Resulallah ! Bizim salatü selamlarımız size nasıl arzedilir? Sen çürümüş olursun, diye sorunca Resulullah sav onlara : Allah-u Teala Peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır, diye cevap verdi.

 

Topraklar Bayram hocanın cesedini çürütür ama Resulullah’ın kini çürütmez. Siz şerefli insanlar bu derslere geliyorsunuz.

İmam-ı Yusuf’un oğlu vefat ettı. Kendisinin de İmam-ı Azam’ ın dersine gitmesi gerekiyordu. Cenazenin kalkma işini başkasına havale etti dediki :

 

Arkadaşlar şu saatte İmam’ ı Azam ikindi namazından sonra falancı camide ders veriyor.Siz benim oğlumun cenazesini yıkayın defnedin. Eğer ben bugün İmam-ı Azam’ın dersine gitmesem, İmam-ı Azam’da bugün benim şimdiye kadar hiç duymadığım bir meseleyi anlatırsa o zaman ben hayatımın sonuna kadar kahrolurum, sonra ben bu ilmin duymamanın acısını nasıl gideririm.

 

Evlat tatlı bir şeydir, yürekten kopan bir parçadır ama insan ikinci bir evlat sahibi olmakla evlat hasretini giderebilir. İlim ise böyle değildir.

Sizin ilim aşkınızda bunlara benziyor. İmam-ı Ebu Yusuf’un karekterini gösteriyorsunuz.Ben sizin üzerinize vaaz edecek insan değilim, siz melekleride kıskandıranlarsınız.

Fatih müderrislerinden Hüsrev efendi vardı. 1965 de vefat etti. Talebelerine Buhari okutuyordu.Derse her defasında neşeli giderdi.

Bir sabah derse acele acele gitti, eski neşesi yok. Talebeleri yüzüne baktı, rengi sapsarı, ona dedilerki :

 

– Hocam her defasında derse gelirken yüzünüz neşeli idi. Bugün ise yüzünüzde bir özlem var, hayrola bir derdiniz

mi var? O da :

 

Benim 18 yaşında bir kızım vardı, 3 gündür ateşler içinde idi. Şimdi yolda gelirken vefat haberi bize ulaştı.

Ben derse kıyamadım, gelin şu dersi okuyalımda ondan sonra hep beraber cenazeye gidelim.

 

10 dakika da olsa ilim tadı her şeyin üzerindedir. Onun için yaptığınız işin ufak olduğunu zannetmiyelim. Hep işin güzelini konuşalım ama eksiklerimizi de görmek lazım. Yemeği pişiriyoruz eksiğine bakıyoruz. Bizim eksiğimiz bize Amerika, Avrupa’mı söyleyecek. Bugün iyisiniz ama Efendi hz. burdan kaybolunca hemen durum fark ediyor. Korkuyorum, Mevla bize verdiklerini gerimi alacak. Allah-u Teala Hadid s. sayfa 540 ayet 16 da:

 

-İman edenlere vakti gelmedimi ki kalblari Allah’ın zikrine ve inen Kur’an-a saygı ile yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş sonra üzerlerinden uzun zaman geçipte kalbleri katılaşmış ve çoğu fıska dalmış bulunanlar gibi olmasınlar.

 

Onun için rahatlığa kendinizi kaptırmayın, bu işin faturası pahallıya mal olur. Resulullah sav ahirete irtihal ettiği zaman Ebu Bekr Sıdk yanında yoktu. Bir iki kilometre uzakta idi. Duyduki Resulullah sav öldü vurguna döndü. İşini gücünü bıraktı. Resulullah sav evine doğru ilerledi. Anladıki Resulullah sav vefat etti. Geldi yüzünü açtı, alnın öptü, ayaklarının altından öptü ve dediki,:

 

– Ya Resulallah! Yaşarken de ölürken de güzelsin, hamdele ve selveleden sonra ,

-Ey insanlar her kim Muhammed Mustafa’ya inanıyorsa bilsinki o vefat etti, kim Allah’a ibadet ediyorsa bilsin ki Allah diridir ölmez.

 

Bayram hoca bugün var yarın yok olabilir, sende bugün varsın yarın yok olacaksın. Ölüm haktır. Niyazımız o ki Allah ölenlerin yerine boş bırakmasın. Demekki bunlar gözlerini yumsa biz hepden kayıp mı olacağız.

Bu Allah dostları Kabe’ye kebap yemeye mi japon malı almaya mı gidiyor.Bazı işler ordan oluyor. Biz akvaryum balıkları gibiyiz suya doymuşuz.Onlar ise bir damla suya bile muhtaç, susuzluktan dudakları bile çatlamış. Herkes Allah dostuna olan aşkından dolayı Kabe’ye Efendiyi görmeye geliyor. Kasrı Mekke oteline, Dubaili bir şeyh, Efendi hz. ziyarete geldi. Dediki:

 

– Ben her sene Ramazan’ın ilk günü buraya gelirim, Alim, Allah dostu göreyim diye. Kaç günden beri Allah dostu görmedim.

Sizin geldiğinizi duydum bugün hemen sizi görmeye geldim, yarın rahat gidebilirim, dedi.

 

Sudanlı bir Profosör doktor geldi. Oda aynı Allah dostuna düşkün. Efendi hz. başkalarıyla konuşuyordu onunla henüz konuşmamıştı.

Efendi hz.nin yüzüne bakıp bakıp ağlıyor. Halbuki ona bir şey anlatılmadı. Öyle insan ki Mevla’nın dostunun yüzüne bakınca içinden gidiyor.

Bütün alem onlardan imdat bekliyor. Sende diyorsun ki nasıl olsa Efendi hz. burda yok yazlığa gideyim. Olamaz, Olmaz… Şu anda

Türkiye yanarken insan istirahata çekilirmi ? Şu anda evlerinize acı bir haber gelse kimse burda durur mu ? 70 senedir şu memlekette islam yayalım ateşine tutuldu, çığ altında kaldı, islam delik deşik edildi. Acaba bunun derdi nedir soran oldumu ? Paran kaybolsa her tarafı elek telek ediyorsun, din islam kaç yıl oldu çalındı soran arayan varmı?

 

Bizim işimiz büyük, sanmayın çeçenistanın zulmü buraya gelmez. Allah bir an bekliyor Türkiye dönecek mi, dönmeyecek mi?

Dönerse ne ala, dönmezse ipleri koparacak. Elimde bir mektup var. Pezgamberler diyarı olan Filistin’den geliyor. Şu an orda israiller var. Mescid-i Aksa onların elinde esir durumda. Bu mektupta diyorki:

 

– Benim adım Semura Yasin, 12 yaşındayım. Siz beni tanımazsınız ama memleketimi biliyorsunuz. Siylerle Kalu Belada kardeş olmuşuz. Babamı 61 kişi ile Ramazan’da Mescid-i Haluli Rahman’da şehit ettiler. Suçu; Müslüman olmak.Bu

mektubu ben yazmıyorum ablama söylüyorum o yazıyor. Bir arkadaşıma yahudi askeri eziyet ederken bende kurtarayım diye taş attım. Başka bir yahudi askeri geldi taşlarla vurarak kollarımı kırdı. Kollarımı kırdığına ağlamadım. Kollarımı kırarken Peygamberime yaptığı küfürlere ağladım, ve davasını dünyaya satan müslümanlara ağladım. Benim yurdumda insanlar da

mahzundur. Bizim soframız, sizin sofranız gibi donatılmış değil. Bizim oyuncaklarımız kuş lastiği ve taşlardır. Biz açlığı biliriz.

Biz müslümanları severiz yardımları olmasada. Sizi bu mektubumla rahatsız ettim ama unutmayın ki biz hep huzursuzuz.

 

Bu ızdırabı duyan insanda birşey olmuyorsa ha mermer, ha o. Onun damarlarından kan dolaşmıyor demektir. Amerika bu yıl içinde bir kaç ay evvel 50 milyon dolar gönderdi. 21 trilyon ediyor. Dokuz bakanlığın bütçesine denktir. Niçin gönderdiler bu parayı? Müslümanların bir yıl içinde gelişmesini önlemek.

Demir Bankın kasalarına yatırıldı. Elin gavuru durmuyor bizim gaflete dalmamız hiç olurmu ?

Yavuz Sultan Selim Mercidabık zaferini kazanmak ıçın atına binmiş gidiyordu. Atına hiddetlenince o an veziri -Sinan Paşa onun bileğinden tutup şevketli hünkarım olmaya ki heyecana gelirsiniz, kendinizi tehlikeye atarsınız bizim yüreğimize dihun ( kan ) akar. Yavuz Sultan Selim bileğini çeker ve derki :

 

– Vezirim bütün ömrümü islam için vakfettim.

 

Biz Sultan Fatih’in nesliyiz, biz yattığımız yerden ( çadırdan ) zaferi bekleyen insanlar değiliz.Biz bu davanın sahibiyiz.

Bayram Ali Öztürk Rha.
kaynak= itibar-Haber

Alıntı yapılan link= http://www.itibarhaber.eu/index.php?option=com_content&task=view&id=2183&Itemid=184

ORUCUN FAZİLETLERİ VE İNCELİKLERİ

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. 

   Aziz ve sevgili kardeşlerim! Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun… Allah-u Teàlâ Hazretleri, dünya ve ahiretin hayırlarına cümlenizi erdirsin…    Bu cuma sohbetimi, Ramazanın bu hafta içinde başlaması dolayısıyla, oruçla ilgili hadisler üzerinden yapmak istiyorum.         Peygamber SAS Efendimiz’in oruçla ilgili hadis-i şeriflerinden bir kısmını okumak istiyorum.

a. Ramazanda Mânevî Değişiklikler   

 Önce şunu beyan edelim ki, oruç ayı Ramazan geldiği zaman, çevremizdeki manevî âlem değişikliğe uğrar. Bu hususta çeşitli hadis-i şerifler var. Onlardan bir tanesini, Râmuz’dan okuyorum. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: 

RE. 40/9 (İzâ câe şehru ramadàn fütihat ebvâbül-cenneh, ve ğullikat ebvâbun-nâr, ve suffidetiş-şeyâtînu ve nâdâ münâdin: Yâ tàlibel-hayri helümme ve yâ tàlibeş-şerri aksır, hattâ yensalihaş-şehr.) 

Utbetübnü Abd’den Taberânî rivayet eylemiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: (İzâ câe şehru ramadàn) “Ramazan ayı geldiği zaman, (fütihat ebvâbül-cenneh) cennetin kapıları açılır.” Bu bir değişiklik, manevî âlemin en büyük değişikliklerinden. (Ve ğullikat ebvâbün-nâr) “Cehennemin kapıları kapatılır, (süffidetiş-şeyâtìn) ve şeytanlar zincirlere vurulur, yâni zincirlerle bağlanılır.” Böylece üç tane değişikliği ifade etmiş oluyor bu hadis-i şerif.(Ve nâdâ münâdin) “Bir seslenici seslenir ki, bir münâdî nidâ eyler ki: (Yâ tàlibel-hayr) ‘Ey hayrı taleb eden, ey hayır isteyen, (helümme) gel! (ve yâ tâlibeş-şerri) Ey şerri isteyen, (aksır) geri dur, yapma kötülüğü!’ (Hatta yensalihaş-şehr) Bu mübarek ay gidinceye kadar, bu durum böyle devam eder.”Diğer bir hadis-i şerifinde Peygamber SAS buyurdu ki:

RE. 45/4 (İzâ dehale şehru ramadàn, emerallàhu hameletel-arşi en yeküffû anit-tesbîhi ve yestağfirû liümmeti muhammedin vel-mü’minîn.)  Hazret-i Ali Efendimiz RA’den rivayet edilen bu ikinci hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: (İzâ dehale şehru ramadàn) “Ramazan ayı girdiği zaman, (emerallàh) Allah-u Teàlâ Hazretleri emir buyurur, ferman buyurur; (hameletel-arş) Arş-ı A’zam’ı, Arşullah’ı taşıyan Hamele-i Arş isimli meleklere emreder.” Onların işi, görevleri “Sübhànallah” diyerek Cenâb-ı Hakk’ı dâimâ tesbih etmek. (Yeküffû anit-tesbîh) “O tesbihi bırakmalarını; (ve yestağfirû liümmeti muhammedin) Muhammed SAS’in ümmeti için, (vel-mü’minîn) ve mü’minler için istiğfar etmelerini emreder.” Yâni bu ay geldiği zaman, Hamele-i Arş melekleri, muazzam melekler, büyük melekler mü’minler için dua ederler.    Oruç ta eskilerden beri, Adem AS zamanından beri, mü’minlere emredilen bir büyük ibadet. O zamandan bu yapılagelmiş. Onun için, mü’minlere Arş-ı A’zam’ın Hamele-i Arş melekleri, o Arş’ı taşıyan melekler tevbe ve istiğfar ediyorlar. Tabii afv ü mağfiret taleb ediyorlar. Meleklerin afv ü mağfiret taleb etmesi, çok büyük bir değişiklik, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere ulaşması için güzel bir vesile, mübarek bir vesile. Tabii Peygamber Efendimiz’in devresi geldiği zaman da, artık o zamanın mü’minleri ümmet-i Muhammed olmuş oluyor. Onlar için dua ediyorlar.     İşte bu mübarek ay, bu mânevî değişikliklerin, daha başka mânevî değişikliklerin, yerlerdeki, göklerdeki değişikliklerin olduğu ay, pazartesi günü inşaallah başlayacak. Pazar günü akşam, akşam ezanıyla beraber Ramazan girmiş olacak. Ramazan girince akşamüstü, tabii yatsı namazının arkasından, Ramazanın kendine mahsus ibadeti olan terâvih namazı kılınacak. O da artık camilerin şenlenmesi, minarelerin kandillerle donanması, salât ü selâm ve diğer tesbihat ve güzel Kur’an-ı Kerim kıraatleriyle şenlenmesi başlayacak.     Böyle teravih namazını kıldıktan sonra, gecesinin teravihten sonraki zamanda yapılacak iş, oruç için sahura kalkmak… Sahura kalkmak sünnettir ve berekettir. Peygamber SAS az bir şeyle dahi olsa, hafif bir şey atıştırmak tarzında bile olsa, sahurun yapılmasını tavsiye buyuruyor. Bazıları diyorlar ki: “–Uykuyu bölmeyelim, işte akşamdan yediğimiz yeter, ben dayanabilirim…”     Halbuki ibadet kasdıyla, Allah’ın rızasını kazanmak Peygamber Efendimiz’in sünnetine uymakla olacak diyerek, Efendimiz’in sünnetidir diyerek sahura kalkacağız. Dinleyen kardeşlerimin de, kalkmaları uygun olur.    Bir de sahura kalkınca, tabii bir şey daha kazanmış oluyor insan; gece namazını kılmak için uyanmış oluyor, yatağından kalkmış oluyor. Gece namazı da, yâni geceleyin kılınan teheccüd namazı da, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlı olan bir namaz. İnsanı çok büyük manevî kârlara erdiren bir namaz…     Onun için, akşamdan yer yatarsan, uykuyu bütün tutmuş olursun ama; hem sahurun bereketini kaçırmış olursun, hem de gece namazını, teheccüdü kaçırmış olursun.     İnsan iki büyük kârı düşünmeli: Birisi, teheccüd namazı. Hemen kalkar kalmaz abdest alıp, teheccüd namazını kılmalı. Ondan sonra sahuru küçük veya büyük bir hazırlıkla, az veya çok bir şeyle yapmalı. Yâni bir hurma da olsa, bir bardak su veya süt gibi bir şey de olsa, tabii sahur olur. Artık hanım filân da kalkar da, güzel, aile boyu, bir tatlı manevî lezzet içinde güzel bir sahur yapılırsa, o da olur. Çocukların hafızasında silinmez izler bırakır böyle güzel şeyler.      Böylece pazartesi günü teravihi kılınmış olan, sahuru yapılmış olan, niyetlenilmiş olan oruç başlayacak, akşama kadar. Akşam ezanı okununca iftar edilecek ve bir gün bitmiş olacak. İkinci gün başlamış olacak. Çünkü ibadetlerde günün başlangıcı akşam namazıdır. Demek ki, pazar günü akşam namazı, Ramazanın başlangıcı olmuş oluyor, başlaması oluyor. Teravihi kılıyoruz, sahura kalkıyoruz. Ondan sonra pazar günü oruçlu oluyoruz.     Oruç çok önemli bir ibadettir. Üzerinde ne kadar, ne kadar izahat versek az gelir. Peygamber SAS’in, yine Râmuz’da rivayet edilen, Abdullah ibn-i Mübarek’in bizim neşrettiğimiz Kitâbüz-Zühd isimli eserinde de olan bir hadis-i şerifi var:

 (Li külli şey’in bâbun ve bâbul-ibadeh, es-savm) “Her şeyin bir kapısı vardır, bir girişi vardır, bir yolu yöntemi vardır, başlangıcı vardır usulüne uygun olarak. İbadetin kapısı da oruçtur.” Yâni oruçla Cenàb-ı Hakk’ın istediği güzel ibadetler yapılmış olur.  b. Orucun Allah İndindeki Değeri    Oruç çok önemli bir ibadettir. Allah-u Teàlâ Hazretleri insanın arzularını, yeme içme arzusunu, şehvetini kendi rızası için, hakkı olduğu halde, yâni meşru olduğu halde, haram olmadığı halde bırakmasından çok çok razı oluyor, hoşnut oluyor. Buhàrî ve Müslim’in rivayet ettiği hadis-i şerifte buyruluyor ki: 

(Vellezî nefsî biyedihî lehalûfu femis-sàimi atyebu indallàhi min rîhil-misk. Yeklüllàhu azze ve celle innemâ yezeru şehvetehû ve taàmehû ve şerâbehû lieclî, fesavmu li ve ene eczî bihî)      Yeminle başlıyor Peygamber SAS Efendimiz. (Vellezî nefsî biyedih) “Canım kudreti elinde olan Rabbime, Allah-u Teàlâ Hazretlerine yemin olsun ki…” Allah’a böyle yemin ediyor. “Nefsim elinde olan Allah’a” demenin mânâsı ne?.. Yâni, “Dilerse hayatımı sürdürür, dilerse sona erdirir. İsterse yaşatır, isterse öldürür, isterse hayra sevkeder. Her şey Cenàb-ı Hakk’ın kudretinin elinde olduğu için, (vellezî nefsî biyedihi) diye böyle bu tarzda yemini çok yapardı. “Şu canımın, nefsimin elinde olduğu Allah’a, olan rabbıma yemin ederim ki, (ve halûfu femis-saim) oruçlunun ağzının okusu…” Çirkin bir kokudur o. Ağzı aç kalınca insanın tabii biraz koku yapar. (Atyebu indallàhi min rîhil-misk) “Ama bu ağız kokusu, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin nazarında, ind-i ilâhisinde,misk kokusundan bile daha hoştur.”     Evet dünya gözüyle, maddi gözle insanın keyfine, zevkine, bakışına göre kokladığı zaman hoşuna gitmeyen bir kokudur oruçlunun, aç bir insanın nefesinin kokması, ağzının kokması… Ama Allah indinde misk kokusundan daha makbuldür. Çünkü Allah için yemeğini yemedi. Açlığı Allah için…    (Yekulullàhu azze ve celle) “Çok aziz ve pek celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri der ki: (İnnemâ yezeru şehvetehû ve taàmehû şerâbehû) “Bu kulun şehvetini, yemek yemesini ve su içmesini terkediyor; (lieclî) benim rızam için, benim için terkediyor.” Onun için Allah seviyor. (Fesavmu lî) “Binàen aleyh benim için terkettiğinden; bu yemesini, içmesini ve şehvetini benim için bıraktığından, oruç benim içindir, benimdir. (Ve ene eczî bihî) Ve orucu ben mükâfatlandıracağım!”    İnsan Allah rızası için aç durduğu için, Rabbımız Tebâreke ve Teàlâ oruçluyu seviyor. Bu hadis-i şerifte de, beyan olunmuş oldu bu durum.     Demek ki; ibadetin kapısı, girişi oruçtur, Cenâb-ı Hakk’a güzel kul olmanın yolu budur. Onun için, orucu bir ay Cenâb-ı Hak mü’minlere farz kılmıştır. Çok güzel bir mevsim oluyor bu. Bir ay oruç tutarak bu değişik havaya girmek; insanın nefsinin islâhı ve ibadetlerinin makbul olması ve büyük sevaplar kazanması; mânevî bakımdan terakkî etmesi, ıslâh olması, şöyle kendisini süzmesi, sâfileştirmesi bakımından çok güzel, uzun bir eğitim zamanı oluyor. 29 veya 30 gün.      Arabî ayların tabii bazen 29, bazen 30 olmasına göre, bir hilalin görünmesinden başlanıyor; o akşam teravih kılınıp sahura kalkılıyor. Bir ay devam ediliyor. Akşam güneş battıktan sonra tekrar nev hilâlin, yeni hilâlin görünmesi üzerine artık Ramazanın bittiği anlaşılıyor, ondan sonraki ayın, Şevval ayının başladığı anlaşılıyor. Böyle iki hilalin görünmesi arasındaki zaman bazen 29 olur, bazen 30 olur. Çünkü ayın dünya etrafındaki dönüşü 29.5 gündür. Bu buçuk bazen bir tarafa eklenir, bazen öbür tarafa eklenir. Öbür tarafa eklendiği zaman bu taraf 29 kalır, eklenen kısım 30 olur, mesele bu. İntizamsızlık gibi görünen bu durum, ayın dünyanın etrafındaki dönüşünün tam 30 günde olmayıp 29.5 gün olmasındandır.     Bir aylık, güzel bir ciddi eğitim. İbadetin kapısından içeriye giriyoruz oruçla. Tabii ibadet, ondan sonra da Ramazanın günlerinin geçiriliş şekli ile ilgili oluyor. Yâni sen oruç tutuyorsun, kapıdan girdin… Tamam Cenâb-ı Hakk’ın rızası alemine kapıdan girdin; ibadet, güzel kulluk başladı. O zaman güzel kulluk yapacaksın. Sabahdan akşama sözüne, hareketine dikkat edeceksin, neyle meşgul olduğunu gözleyeceksin, azalarını günahlardan koruyacaksın. Haramlardan kendini şiddetli bir şekilde hıfzedeceksin ki, o zaman içine girdiğin ibadet aleminde yaptığın güzel şeylerle orucun kıymetlensin ve senin afv u mağfiretine sebep olsun.     Biliyorsunuz oruç güzel tutulursa, Ramazan ayı Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin sevdiği vech ile ifa edilir, başarılırsa; bunun mükâfâtı çok büyük… Kulun cennetlik olmasına, bütün günahlarının afv u mağfiret olmasına sebep olur.  

c. Orucun Sevabını Kaçıran Şeyler  

  Tabii dikkat edilmesi gereken, hemen işin başında, kuvvetli bir şekilde vurgulayıp hatırlatmamız gereken bir husus var, onu mutlaka söylemeliyiz. Peygamber SAS; Câbir RA’den, Enes RA’den rivayet edildiğine göre buyurmuş ki:   (Hamsün yuftırnes-sàim: El-kezibü, vel-gıybetü, ven-nemîmetü, vel-yemînül-kâzibetü ven-nazaru biş-şehveh)  Biliyorsunuz oruçlu, su içmeyecek bir, yemek yemeyecek iki. Bir de hep sorarlar şimdi mevsimi değil:“–Denize girilir mi, girilmez mi?..”     Geçen gün hadis-i şerifte geçti. Tabii, girmemesini Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifte bildiriyor. Kimse de hadis-i şerifleri dikkatli okumadığı için, halkımız da onları bilmiyorlar. Gazetelerde, “Olur mu, olmaz mı?” diye akıl yürütüyorlar. Halbuki Peygamber SAS Efendimiz hükmünü zaten söylemiş, beyan etmiş.     Demek ki teferruatı, incelikleri öğrenecek yer Peygamber SAS Efendimiz’in mübarek hadis-i şerifleri. Ona müracaat etmedi mi, insanlar ortada kalıyor, ne yapacağını bilemiyor, hatalı işler de yapıyorlar.     Şimdi, yemeyecek tamam. Yemek yemiyecek ağzına lokma koymayacak. Teferruatı artık fıkıh kitaplarında anlatılan şekilde incelikleri, hududları, sınırları. Su da içmeyecek, şehvetini de terkedecek. Evliyse hanımına yaklaşmayacak, bekharsa başka türlü yönlerden kendisini tehlikeye düşürecek işler yapmayacak. Şehvetini de engelliyecek. Başka?..     Bu kadar sanıyor ahali, sadece bu üçü var zannediyor. Çok meşhur olan üç tanesi olduğundan, başka bir şey düşünmüyor. Halbuki kapı içine girdiğin alem de ibadet alemi. İbadet sadece aç kalmak, susuz kalmak, şehvetinden uzaklaşmak değil, daha başka şeyler de var. Azalarını günahlarından da korumak ibadet, buna takvâ deniyor; sakınmak, korumak… Onu yapmadığı zaman, orucun sevabı kaçıyor. Nitekim bu okuduğum hadis-i şerifte nasıl buyurmuş SAS Efendimiz: (Hamsün) “Beş şey var ki, (yuftırnes-sàim) oruçluyu iftar ettirir, orucunu bozar. Yâni, iftar etmiş gibi oruçlunun sevabını kaçırttırır.”    Şimdi burada orucunun bozulduğunu söyleyince; bunları yapan kimse, “Nasıl olsa benim orucum bozuldu.” der de, bir de yemeğe içmeğe kalkarsa; bu sefer kefaret de gerekir. Mânevî bakımdan bozuluyor, onu hatırlatıyorum. Önce okuyalım:     Beş şey oruçluya orucunu bozdurtur, iftar etmiş gibi yaptırtır. (Yuftırnes-saim) “Oruçluyu iftar ettirtir.” Akşam değil, günün ortasında iftar ettirtir. Yâni orucunu bozdurmuş olur. 1. (El-kezibü, ) Kezib, yalan. Yalan söyledi mi, iftar etmiş gibi olur, yemiş içmiş gibi olur. Orucun sevabı gider. 2. (Vel-gıybetü) Gıybet. Yâni mecliste olmayan bir mü’min kardeşinin ayıplarını fâşetmek, söylemek, dedikodu yapmak. 3. (Ven-nemîmeh) Yâni birisinin lafını alıp ötekisine götürmek, ikisinin arasının bozulmasına sebep olacak haberi ona ulaştırmak. Koğuculuk yapmak deniliyor esik Türkçede buna. 4. (Vel-yemînül-kâzibeh) Bir de mahkemede, veyahut herhangi bir işin inandırıcı olması için, yalan yere yemin etmek.     Tabii mahkemede olursa adaleti saptırtıyor. Herhangi bir muamele de olursa karşı tarafı aldatıyor, aldatmaca olmuş oluyor. Öbür tarafa da gadir oluyor. Mahkemede olunca yemin etti tamam ötekisinin hakkını şey yaptın. Zulüm ve gadir olmuş oluyor.5. (Ven-nazaru biş-şehveh) Ve şehvetle bakmak. Yâni bakmaması gereken bir cinse; erkekse kadına, kadınsa erkeğe şehvetle bakması da orucu bozdurur. İftar etmiş gibi yapar oruçluyu.    Tabii şimdi birisi düşünelim öğleyin açtı televizyonu, oradaki bir şeye şehvetle baktı; yahut bile bile yalan söyledi birisine; veyahut bir toplantıda gıybet etti, veyahut yalan yere yemin etti ticarethanesinde; veyahut birinin lafını ötekisine taşıdı. Yâni burada yasaklanan kötü şeylerden birisini yaptı farzedelim, düşünelim böyle bir durumu.     Sonra bu hadis-i şeriften dolayı, “Ay benim orucum gitti!” dedi tabii üzüldü, pişman oldu. “Ben artık oruçlu değilim!” dedi, gitti, yedi, içti. Ne olur?.. Bu mânevî bakımdan sevabı kaçırtıyordu; orucu maddi bakımdan da bozmuş olduğundan, bu sefer kefaret gerekir. Böyle maddi bakımdan orucunu insan bozarsa, ceza olarak altmış gün oruç tutması lâzım, bir gün de kaza etmesi gerekiyor; altmışbir gün ediyor.     O bakımdan bunları yapmayacağız, ama bunlar kazàrâ yapıldıysa, “Nasıl olsa orucum bozuldu…” diye de, tekrar alenen artık orucunu maddî bakımdan da yeyip içmeyeceğiz. Bunlar manevî iş, yâni ahlâkî kusur. Ötekisi maddî bir şey… Böyle yaptığı zaman orucunu tamamen bozmaya kalkmayacak.

 d. Oruçta Dikkat Edilecek Konular

Tabii başka şeyler de var, başka hadis-i şerifler var. Bir hadis-i şerif daha okuyalım:

(İnnemes-savmu cünnetün, feizâ kâne ehadüküm sàimen felâ yerfüs, ve lâ yechel; ve inimruün kàtelehû, ev şâtemehû felyekul: İnnî sàimün, innî sàimün!) Buhârî ve Müslim’de, Ebû Hüreyre’den rivayet edilmiş bir hadis-i şerif bu da. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:(İnnemes-savmu cünnetün) “Oruç kalkandır.” Cünne, savaşta insanın kendisi oktan, kılıçtan koruması için kullandığı âlet, kalkan mânâsına. “Oruç kalkan gibidir, kalkandır” demek, yâni teşbih maksadıyla böyle söyleniyor. Nasıl kalkan insanı kılıçtan, oktan, düşmanın saldırısından koruyorsa, siper oluyorsa, oruç da öyle bir şeydir. Fenâlıktan insanı korur, cehennemden de korur. Yâni cehenneme düşmemesini, cennete girmesini de sağlar. (Feizâ kâne ehadüküm sâimâ) “O halde, yâni bu işin olabilmesi için, va’dedilen mükâfata erilebilmesi için, sizden biriniz oruçluyken, (felâ yerfüs) kötü, küfürlü, müstehcen lâf söylemesin!..” Türkçe’si, küfretmesin! Türkçe’de küfretmek, ağzını bozmak mânâsına. Refese-yerfüsü de, o fuhşiyâtı işlemek veya sözünü söylemek mânâsına geliyor. Böyle yapmasın! Yâni ağzını derli toplu tutacak, bozmayacak. (Ve lâ yechel) “Cahillik de etmesin!” Cahillik ne demek?.. Yâni âlim, fâzıl, kâmil bir insanın yapmasını doğru görmediği bir şeyi, bunları düşünmediği için yapmak demek. Cahillik demek, okuma yazma bilmemek değil; kendisini günaha sokacak şeyin günah olduğunu bilmeyip, günahı işlemek mânâsına. “Cahillik etmesin, ağzını bozmasın, küfretmesin!” İşte bunlar da, görüyorsunuz deminki yalan ve gıybet gibi, orucun sevabını kaçıran şeyler. (Ve inimruün kàtelehû) “Pekiyi karşı taraftaki bir adam bununla dalaşırsa, mücadele ederse, kavga ederse; (ev şâtemehû) küfür etmeye kalkarsa, ağzını o bozarsa; cevap verecek mi?.. (Felyekul) Desin ki: (İnnî sàimun, innî sàimun!) “Ben oruçluyum, ben oruçluyum!” desin. Yâ kendi kendine desin, tutsun kendini; ya da karşı tarafın da duyacağı şekilde; artık onun nasıl olacağını söylemiyor Efendimiz.“Ben oruçluyum, ben oruçluyum!” desin diye, iki defa tekrar buyurmuş. Yâni kendisine: “–Aman ben kendimi tutayım, bu adamın kötü davranışına kötü bir muamele ederek, orucumun sevabını kaçırtmayım!” demiş oluyor. Veyahut karşıdaki adama da:  “–Ben oruçluyum, ben oruçluyum, sana uymam!” demiş oluyor. Onun için orucun tutulması esnasında bu gibi hususlara dikkat etmek lâzım. –Etmezse ne olur?..    Eline bir şey geçmez. Yâni oruçtan hasıl olacak muazzam kârları, sevapları, kazançları kaybeder. Bir de tabii, işlediği günahın cezalarını da çeker.     Onun için Peygamber SAS, İmam Neseî ve İbn-i Mâce’nin Ebû Hüreyre RA’den rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:

(Kem min sâimin) “Nice oruç tutan insan vadır ki, (leyse lehû min savmihî illel-cûu vel-ataş) onun tuttuğu oruçtan kendisine, aç kalmaktan, susuz kalmaktan başka bir şey yoktur. Yâni bir kârı yoktur, bir sevabı yoktur.”    O halde, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Orucu güzel tutalım! Ahlâkî şartlara, esaslara uyarak, dilimizi tutarak, gözümüzü koruyarak; her âzâmızı, her çeşit günahtan sakınarak ve ibadetin kapısı olduğunu bilerek, günümüzdeki diğer bütün hareketlerimizin de orucumuzun sevaplı olmasına, veyahut sevabının kaçmasına tesir edeceğini bilerek, cahillik etmeden, ağız bozmadan, yalan yanlış, günah haram işler yapmadan, orucu güzel tutalım!..      Bunun mukàbilinde Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği, Peygamber Efendimiz SAS’in bize bildirdiği o mükâfatları Rabbimiz bizlere ihsan etsin… Şu ay hepimizin afv ü mağfiretine ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanıp, cennetine girmemize vesile olsun…     Allah-u Teàlâ Hazretleri Ramazanlarınızı mübarek etsin… Hepinize gayret, kuvvet ihsan etsin… Hepinize dünya ve ahiretin hayırlarını dilerim… Hepinizden de dünyada ve ahirette hayırlara erme konusunda, ben kardeşinize ve ümmet-i Muhammed’in selâmetliğine dua etmenizi ricâ ederim…Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû,