Dost

Bir dost var biliyorum.Bunu bilmek beni mutluluğa yaklaştırıyor ve biliyorum ki bu dostluk yalnız Allah rızası için olduğu sürece bizi Rabbede yakınlaştıracak.Düşünüyorum düşmeyi ama korkmuyorum, dostuma güveniyorum.Dostumdaki güvende en güvenliden bir parça görüyorum.

Biliyorum ey dost desem o bana koşacak ve ben onu şeklen bıraksamda o beni bırakmayacak.Çünkü biz kalpten bağlandık ona, kalp bağımız kopmadığı sürece bu dostluk sonlanmayacak.

Rabbim bizi kendi dostluğuna yakınlaştıracak dostlar ile dost eylesin.

27 KASIM SALI
İstanbul

İslamda aile

AİLEVİ VAZİFELER
Aile hayatı, bir toplumun başlangıcıdır. Müslümanlıkta aile teşkilâtı pek önemlidir. Aile fertleri, başlıca karı ile kocadan ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı vazifeleri ise, şunlardır:

1- Kocanın başlıca vazifeleri: Hanımı ile güzel geçinmek, onu himaye etmek, onun nafakasını temin ederek, kendisine sadakatten ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifte:
“Sizin hayırlılarınız, kadınları hakkında hayırlı olanlarınızdır.” buyrulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte de:
“Kadınlara ancak kerim olanlar ikram, kötü olanlar da ihanet eder.” buyrulmuştur.

2- Kadının başlıca vazifeleri: Kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyyetini koruyup haline kanaat etmek israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmaktır. Mesut bir halde yaşamanın birinci yolu budur.

3- Çocukların babalarına, analarına karşı başlıca vazifeleri: Onlara hürmet ve itaat etmektir, kendilerinin hayatlarına vesile olan, kendilerini senelerce bir muhabbet ve şefkatle kucaklarında beslemiş bulunan babalarına, analarına karşı “of” demeleri bile caiz değildir. Babasına, anasına bakmayan, onların meşru emirlerini dinlemeyen, onların îhtiyaçlı zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk hayırlı evlât olmak şerefinden mahrum kalır, toplumun fertleri arasında kıymetli bir uzuv sayılamaz, Hak Teâlâ’nın azabına müstehak olur.
Babalar hürmet, analar da yardım etmek bakımından önceliklidir. Bununla beraber ananın hakkı, babaya göre iki kattır. Bir hadis-i şerifte:
“Cennet anaların ayakları altındadır” buyrulmuştur.
Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına değil, belki onlardan sonra onların dostlarına, kabirlerine de hürmette kusur etmezler. Çünkü bu hürmet de babaya, anaya hürmet kısmındandır.

4- Babaların ve anaların çocuklarına karşı başlıca vazifeleri: Dünyaya gelmelerine sebep oldukları bu yavrularını güçleri yettiği ölçüde beslemek, terbiye etmek, okutup bir kazanç yoluna sevk etmektir.
Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit derecede davranmalı, çocukları bakıp okşamak hususunda eşit tutmalıdır ki, aralarında bir gücenme, bir rekabet duygusu meydana gelmesin.
Ana ile baba, çocuklarına merhamet ile muamele yapmalı, kendilerini isyana sevk etmeyecek tarzda terbiyeye çalışmalı ve kendilerine karşı güzel bir fazilet örneği halinde bulunmalıdırlar. Dokuz yaşına giren çocuklarını kendi yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri halde namaz kılmayan çocuklarını hafifçe dövmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da mahzur yok ise, evlendirmeye çalışmalıdır. Salih çocuklar, Hakk’ın birer kıymetli ihsanı demektir.

5- Kardeşlerin başlıca vazifeleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip hürmet ve şefkatte bulunmaktır. Kardeşlerin aralarında pek kuvvetli bir bağlılık vardır. Bunu daima korumalıdır. Hele büyük kardeşler, baba ve ana yerindedirler. Bunlara karşı büyük bir saygı göstermelidir.
Maddî bir menfaat yüzünden birbirine düşman kesilen kardeşler, iyi ruhlu kimseler sayılmaya layık olamazlar. Birbirine tutkun olan kardeşler, hayatta daima muvaffak olurlar.
Şunu da ilâve edelim ki hizmetçiler de aile efradından sayılırlar. Bunlara karşı da lütuf ile gönül alıcı muamelede bulunmalıdır, kendilerine güçleri yetmeyecek işleri yüklememelidir.
Hizmetçiler de insanlık bakımından efendilerine müsavidirler. Bunların da mümkün mertebe terbiyelerine, güzelce yaşamalarına bakmalıdır, kusurlarını affederek kendilerini güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdır.

Kaynak: www.tereke.org

Dostuma

Dostuma

Gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz…Sonra dönüp arkamıza bakıyoruz ki bir çuvaldız yol gitmişiz. Bir masal dünyası içinde yaşıyoruz da onun için mi? Yoksa kaskatı gerçeklerle dolu bir dünyada, çirkinliklerin, güvensizliklerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz onun için mi kendimizi hayal dünyasında teselli ediyoruz. Eski günleri yad ederek. Bizim aramızda doyulmaz, tadılmaz bir sevgi vardı. Gönül gönül dirilirdik, tamamlanırdık. Sevgiyle bilenir, saygıyla öperdik alınlarımızdan. O alınlar ki ay kadar güzel, kar kadar temizdi, severdik, sevilirdik.

Biz böyleyken bir şeyler oldu sonradan. Paralar, menfaatler kapladı dünyamızı. Dostluğun yerini kaptılar. Rüyalarımızdan bile silindi eski dostlarımızın hatıraları. Şimdi çok perişanız. Çöl yağmuru nasıl beklerse, içimizde öyle özlüyor eski dostları, dostlukları.

Bizim dostlarımız vardı, dertlerimiz dertlerine karışmış. Bizim dostlarımız vardı, Ebubekir misali: “Ehlime Allah ve Rasulünü bıraktım.” diyen. Bizim dostlarımız vardı, siz koşmanıza bakın, arkanızda biz varız diyen. Bizim dostlarımız vardı, ahiretimizi aydınlatan. Bizim dostlarımız vardı, kalbi genç, aşkı taze, hasreti genç. Bizim dostlarımız vardı, başkaları biz ağlarken yönünü çevirdiğinde, üzerinde ağlayabileceğimiz omuzu veren. Bizim dostlarımız vardı, konuşunca destan yazan, hep koşmaya çağıran…

Ebu Musa’dan rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar ya da sen onun pis kokusunu alırsın.” diyor.

Artık bizler mis kokulu dostları tercih etmiyoruz. Çünkü ahireti geri plana attık. Hatta unuttuk. Cebi mark, tabakası puro dolu insanlardan, banka hesabı kabarık insanlardan, arabası Mercedes, BMW olan insanlardan dost edinme gayreti içinde girdik.

Hz. Ali: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” diyor.

Öyle kara bir zaman dilimine denk geldi ki yaşamımız. Medyatik kurtarıcılara, ayakta duramayan asalaklara, birbirine alkış tutan hortumculara, sanal âlemde ömür geçiren kurtlara, haram lokmanın normal karşılandığı bir zamana denk geldik.

Ve dünyalık menfaatlerimiz için onları kendimize dost edindik. Ahireti unuttuk ya!.. Ne yaparlarsa onayladık…

Kaçınılası bela her yerde muhtemeldir. Nefsimizde, elimizdeki işte, cemiyetin bağrında. Bir illet sarmış her yanı. Sevgisizlik illeti… Maskelerin ardından göz kırpıyoruz birbirimize, ağzımızı kapatıyoruz ve “dostum” dediğimiz kimseye “seni seviyorum” diyoruz.

Bir de enteresan bir mantığımız var. “Madem ki olayları değiştiremiyoruz o halde ses çıkarmayalım.” Halbuki bir bilsek yüreğimizdeki gücü, bir dost olup kenetlenebilsek eskisi gibi, bir bırakabilsek gölgelere saklanmayı.

Ben çöllerdeki masum Meryem’i istiyorum. Ben omuz omuza bir “uzuv” olmak istiyorum. Vahşi ulumaların, kanı donduran feryatların arasında.

Ben yalancı kahramanlara sataşmayı bırakıp el ele tek yürek, tek ses olmak istiyorum.

Ben maddeleşmiş dostlukların içinde, eski dostlukları, heyecanları istiyorum.

Ben modern çağ cininin “dile benden ne dilersen” cümlesine; cennette komşu olacak dostlar istiyorum demek istiyorum.

Ben dünyanın bir yerinde zulüm altındaki kardeşini görünce zalimlere buğz etmek değil, tek bir yumruk olup tepelerine inmek istiyorum.

Ben bir dost istiyorum; “Beni kır çiçeği gibi avucunda değil, kurşun gibi göğsünde taşıyacak.”

Rasulullah bir hadisinde; “Kişi ahirette sevdiği ile beraberdir.” buyuruyor.

Ben ahirette beraber olabileceğim bir dost istiyorum.

Bilemiyorum çok şey mi istiyorum?..

Dost dediğin farklı olmalı, aldırma geç git diyenlere kulak asmayan.

Dost dediğin farklı olmalı, yüreğinde fırtınalar kopan, ayağın tökezleyince seni düşmeden tutan. Dost dediğin farklı olmalı, insanlar içinde bir “insan” olan. Bizler farklıyız. Müslümanız. Izdırabımız, çilemiz, hedefimiz var. Çile tek başına çekilmez, insan hedefe tek başına ulaşamaz.

Bizim bir yarışımız var. Küçük problemlerin yıldıramayacağı. Çünkü küçük problemler küçük insanları yıldırır. Bizler bir vücudun azaları gibiyiz, düşeni kaldırır, yardıma ihtiyacı olana yardım ederiz.

Bizler farklıyız. Çünkü müslümanız.

Ebedî bir ülkede daimi dost kalabilmek ümidi ile…

M. Fatih TURAN

Beklenen

Beklenen
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

(1937)

Necip Fazıl Kısakürek

Önyargı

Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış.. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş.

Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. .

İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın
ve sonuncusu sonbaharda.

Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş.

İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.

İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.

Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdiki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti.

Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Yada neye sahip olup olmadıklarını.

Gerçekleri ancak sonunda, 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz.

Eğer kışın vazgeçersen İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğündende.

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim(bir dönem) yüzünden yargılamayın.

Unutmayınki ilerde şuanki zamanı arayabilirsiniz ve daha güzel günlerde yaşayabilirsiniz.