Şehid Şeyh Ahmed Yasin’in duası!!!


ALLAH’ım! Ümmetin suskunluğunu Sana şikayet ediyorum!

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!..
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!..
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!..
Tek isteğim benim gibi, Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!..

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!..

Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?..
Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok,ALLAH için ve ümmetin namusu için kızacak?..
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!..
Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? ..

Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!..
Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!..
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri,ALLAH için kızmaz mı!? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;
Ey RABBimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et! diye çağıramaz mı!?..
Buna da mı gücünüz yetmiyor!?..
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!..
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!..
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!..
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!..
Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!..
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!..
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! ..

Temennimiz, ALLAH’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!..
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! ALLAH aşkına, bari aleyhimize olmayın!..
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!..
ALLAH’ım! Sana şikayette bulunuyorum Sana şikayette bulunuyorum..
Sana şikayette bulunuyorum..
Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum..

Sen mustazafların RABBisin Sen bizim RABBimizsin Bizi kime bırakıyorsun?..
Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?..
ALLAHım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum…
Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı ve Birliğimiz bozuldu Yollarımız ayrıldı Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikayet ediyoruz…

PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFATI:

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFATI:

Hicretin onuncu yılında Rasülullah (s.a.), yüz binden daha fazla müslümanla birlikte Medine’den hacc için hareket etti. Bu hacc esnasında Arafat dağı yanında, İslâm’ın anayasası kabul edilen veciz ve ölümsüz hutbesini iradetti. Bu hutbesinde, İslâm’ın temel ilke ve kaidelerini beyan ederek, insanlar arasında fark gözetmeyen bir eşitlik ilan etti. Şöyle diyordu:

“Ey nas! Biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Adem’densiniz. Adem de topraktandır. Allah yanında en üstününüz, O’ndan en çok korkanınızdır. Arab’ın, Arab olmayana üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva iledir.”

Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü de Maide sûresinin 3. ayetindeki, “Bugün size, dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” kavl’i şerifinin nazil olmasıyla tamamlanmıştı.

Veda Hacc’ının üzerinden henüz üç ay geçmemişti ki, Rasülullah (s.a.) ateşli bir hummaya yakalandı. Onun hastalığının şiddetlendiğini gören Ensar, Mescidi Nebî’de toplanmışlardı. Fadl b. Abbas ve Ali b. Ebi Talib, bu durumu Peygamber Efendimize ulaştırdılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Ali, Abbas ve Fadl’a dayanarak Ensarın huzuruna çıktı. Başı sarılıydı. Minber’in alt basamağında oturdu, Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle hitap etti; “Ey nas! Duydum ki, siz peygamberinizin ölmesinden korkuyormuşsunuz. Allah’ın benden önce gönderdiği peygamberlerden ebedî yaşayan biri var mı ki, ben sizin içinizde ebedî kalayım? Bilesiniz ki, elbette ben Rabbime kavuşacağım, siz de bana ulaşacaksınız. Size, ilk muhacirlere hayırlı davranmanızı vasiyet ederim. Bütün muhacirler de birbirlerine karşı hayırlı olsunlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurur; “Asra (yani peygamberlik çağına, yahut bütün zamana veya ikindi namazına) andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (onlar ziyandan kurtulmuşlardır.) Her iş, Allah’ın izniyle, iradesiyle cereyan eder. Siz olacak şeylerin sırasını değiştiremezsiniz, Allahu Teâla sizden birinizin acelesiyle, acele davranmaz. Allah’ın iznine, iradesine galebe etmeğe çalışanlar, en sonu mağlub olurlar. Allah’ı aldatmak isteyenler de muhakkak aldanırlar. Nitekim o, şöyle buyurur: “Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız.”

“Ey nâs! Size Ensar halkına da hayırlı olmanızı vasiyet ederim, çünkü onlar sizden önce iman yurdunu hazırlamışlardır. Onlara iyi muamele ediniz. Onlar sizi kendi mahsullerine ortak etmediler mi? Evlerini sizinle paylaşmadılar, sizi vaktiyle evlerinde ağırlamadılar mı? Kendileri ihtiyaç içinde oldukları halde, her hususta sizi nefislerine tercih etmediler mi? O halde (ey muhacirler!) sizden biriniz iki adam arasında hakemlik yapmak görevine getirilirse Ensarın iyilik edenlerine teveccüh ve ikram etsin, fenalık yapanların kusurlarından da vazgeçsin. Biliniz ki, kendinizi onlara tercih edemezsiniz. Biliniz ki, ben size karşı çok merhametliyim, yine biliniz ki, ben Rabbime kavuşacağım, sizler de bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser havuzunun kenarıdır. Benimle havuz kenarında buluşmak isteyenler dillerini gerekli olan şeylerin dışındaki boş şeylerden çeksinler.”

Rasülullah (s.a.), 13 Rebiülevvel h. 11 (8 Haziran 632) pazartesi günü ruhunu teslim etti. Risaleti tebliği etmiş, kendisine verilen emaneti en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş olarak ömrünün 63’ünde Rabbimizin rahmetine kavuştu.

Rasülullah’ın vefat haberi, müslümanlar üzerinde müthiş bir tesir icra etti, öyle ki büyük bir şaşkınlığa düşerek peygamberlerin de, diğer insanlar gibi öleceklerini bildiren ayetleri bile unuttular. Kılıcını çekip dikilen Ömer b. Hattâb, Rasülullah’ın öldüğünü söyleyenleri ölümle tehdit ediyor ve şöyle diyordu: “Münafıklardan bir adam, Rasülullah’ın vefat ettiğini zannetmiştir. Hayır vallahi! O ölmedi, lakin Musa’nın gittiği gibi, dönmek üzere Rabbine gitti. Vallahi Rasülullah dönecek ve öldüğünü söyleyenlerin ellerini kesecektir.”

Rasülullah’ın vefatını duyan Hz. Ebubekir, Mescid’in önüne geldiğinde Ömer hâlâ, halka bir şeyler söylüyordu. O, bunlara aldırmaksızın doğruca Rasülullah’ın bulunduğu odaya girdi. Üzerindeki örtüyü kaldırarak şöyle dedi: “Babam ve anam yoluna feda olsun ya Rasülellah! Ölümünde de, diriyken olduğu gibi ne kadar güzel ve temizsin. Senin ölümünle, hiçbir peygamberin ölümüyle kesilmemiş olan peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o derece büyük, o kadar güzel vasıflara sahibsin ki, tanıtılmak ve üzerine ağlanmaktan münezzehsin. Ya Rasülellah! Ölümünle insanlara teselli oldun, zira nübüvvet özelliklerinle hususiyet kazanmış olmana rağmen ölüm sana da yetişti. Ölümle o derece umumileştin ki, ölümlü olmakta hepimiz seninle eşit olduk. Kendin tercih etmemiş olsaydın, ölümün nefislerimize çok zor gelirdi, eğer bizi ağlamaktan menetmemiş olsaydın, senin için gözyaşları döker; hatta göz pınarlarımızı kuruturduk. Ama, yine de göz yaşımızı tutmağa gücümüz yetmiyor. Şiddetli üzüntü ve kederi üzerimizden atamıyoruz. Allah’ım bizden ona selâm ulaştır. Ya Muhammed (s.a.)! Rabbinin katında bizi unutma, hatırında kalalım. Sekinet ve rahatlık yaratılmamış olsaydı, korku ve üzüntü de yaratılmazdı. Allahım, nebine bizden selâm ulaştır, onu aramızda muhafaza et!”

Hz. Ebubekir, daha sonra Rasülullah’ın naşının başından ayrıldı, dışarı çıkarak halka hikmetli ve anlamlı hutbesini irad etti. Bu hutbe müslümanların aklını başına getirdi ve düştükleri hatayı hemen anladılar. Hz. Ebubekir şöyle hitap etmişti: “Şehadet ederim ki, Allah birdir, O’ndan başka ilah yoktur, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve rasülüdür. Yine şehadet ederim ki, Kitap (Kur’an) nazil olduğu, din meşru kılındığı, Hadîs iradedildiği, söz söylendiği gibi mahfuzdur. Allah, apaçık bir hakikattır,” sonra da şöyle dedi: Ey nâs! Muhammed’e kulluk eden var idiyse bilsin ki: Muhammed muhakkak ölmüştür; Allah’a tapanlara gelince, şüphesiz Allah diridir, ebediyyen bâkidir.” Devamla şu manadaki ayetleri okudu:

“Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde

geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah’a hiç bir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır.” Ve devam etti: “Allahu Teâlâ işini, size vasiyet etmiştir, onda ümitsizlik ve sabırsızlığa düşmeyiniz. Şüphesiz Allah, sizin yanınızdaki ve kendi yanındaki şeyleri Nebisi için seçmiştir. Onu, yarlığamasına çekip almış, Kitabını ve nebisinin sünnetini sizde bırakmıştır. Bu ikisine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olunuz. Şeytan, Peygamberimizin ölümü sebebiyle sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanı aciz bırakacağınız şeyde, ondan acele davranınız. Size ulaşmasına fırsat vermeyiniz.”

Malik b. Enes’in şöyle dediği rivayet edilir: “Bana ulaştığına göre Rasülullah (s.a.), pazartesi günü vefat etmiş, salı günü defnedilmiştir. Müslümanlar, cenaze namazını gurublar halinde, imamsız olarak kılmışlardır.” Sahabe-i Kiram, Rasülullah’ın nereye defnedileceği hususunda ihtilafa düşmüşler, bazıları doğum yeri olan Mekke’ye, bazıları ashabının yanına Cennetü’l-Baki’ kabristanına bazıları da kendi mescidine gömülmesini teklif etmişlerdi. Bu esnada söz alan Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimizin “Hiçbir peygamber, vefat ettiği yerin dışında bir mahalde defnedilmemiştir.” mealindeki hadisini rivayet ederek, bu ihtilâfın ortadan kalkmasını sağladı.
 VESSELAM ALLAH(CC)YARDIMCINIZ OLSUN ALLAH(CC)SİZİ MURADINA ERDİRSİN

RASÜLULLAHIN(SAV)’MİN HÜKÜMDAR VE EMİRLERE MEKTUPLARI:

RASÜLULLAHIN(SAV)’MİN HÜKÜMDAR VE EMİRLERE MEKTUPLARI:

Peygamberimiz, Hicretin altıncı yılında hükümdar ve emirlere mektuplar göndererek, onları İslâm’a davet etti. Dıhye b. Halife el-Kelbî el-Hazrecî’yi Bizans imparatoru Herakliyus’a, Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’yi İran kisrasına, Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeş necâşisine, Hatıb b. Ebî Beltaa el-Lahmî’yi Herakliyus’un Mısır valisi Mukavkıs’a, Suleyt b. Amr el-Âmirî’yi Yemame emiri Havze b. Ali el-Hanefî’ye, Esed b. Huzeyme kabilesinden Şucâ b. Vehb’i Haris b. Ebî Şemr el-Ğassanî’ye, Alâ b. Hadramî’yi Bahreyn emiri Münzir b. Sâvâ’ya ve Amr b. As’ı da Umman Ezd’lerinini lideri Culendî’nin iki oğlu Ceyfer ve İyaz’a göndermişti.

Bazı müsteşriklerin, Rasülullah’ın Arab yarımadası haricindeki hükümdar ve emirlere yazdığı mektupları inkar etmeleri, herhalde, kendilerine mektup yazılan bu emir ve hükümdarların bıraktığı resmî vesikalarda, bu mektuplaşmayı gösteren bilgileri bulamamalarına bağlıdır. Bu ise iddianın doğruluğuna delil olamaz; çünkü bu mektupların asıllarının herhangi bir sebepten kaybolmuş olması, uzak bir ihtimal değildir.”*

İslâm tarihçilerine gelince, onların bu mektupların gönderildiğinden şüpheleri yoktur. İbn Hişam, Ya’kûbî, Taberî Rasülullah’ın komşu hükümdar ve emirlere elçiler ve onları İslâm’a davet eden mektuplar gönderdiğini ispatlayan bilgi ve delilleri zikretmişlerdir. Taberî şöyle demektedir: “İbn Humeyd bize haber verdi ve şöyle dedi: İbn İshak, Yezid b. Ebi Habib el-Mısrî’den naklen onun Mısır’da, Rasülullah’ın kafirlerin hükümdarlarına gönderdiği elçilerin isimlerini ve onları gönderirken verdiği talimatı içine alan bir kitap bulduğunu, onu, hemşehrilerinden güvendiği biriyle İbn Şihab ez-Zührî’ye gönderdiğini ve bundan haberdar ettiğini bana bildirdi.

Bu kitapta yazıldığına göre, Rasülullah (s.a.), bir sabah ashabının huzuruna çıktı ve şöyle dedi: “Ben bütün insanlığa rahmet olarak gönderildim. Benim haberlerimi yerine ulaştırınız. Allah’ın rahmeti üzerinize olsun! Havarilerin Meryem oğlu Isa (s.a.) hakkında ihtilafa düştükleri gibi, siz de benim hakkımda ihtilafa düşmeyiniz.” İçlerinden biri, “Onların ihtilafı nasıl olmuştu, Ya Rasülellah” diye sorunca “O da havarilerini benim sizi çağırdığım göreve çağırdı. Yakın yerlere gönderdikleri, gönül hoşluluğuyla gitmeğe razı olup selamete ulaştılar. Uzak yerlere gönderilenler ise görevden memnun olmayıp, kabulden kaçındılar. Bunun üzerine Hz. İsa, onları Allahu Teâlâ’ya şikayet etti. O gecenin sabahında onlardan herbiri, Allah Teâlâ’nın lütfuyla gönderildikleri toplumun lisanıyla konuşur hale geldiler. Bunun üzerine Hz. Isa: “Bu iş, Allah’ın size emrettiği bir görevdir, artık gidiniz.” diyerek onları ülkelere dağıttı. İbn İshak der ki: “Sonra Rasülullah ashabı arasından elçi olarak gidecekleri ayırdı, Suleyt b. Amr b. Abd Şems’i …. İlh…”

Bizans imparatoru Herakliyus’a gönderdiği mektubun metninin şu şekilde olduğu rivayet edilir: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!

Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den, Rum Kayseri Herakliyus’a:

Allah’ın selâmı hidayet yoluna girene olsun! Seni İslâm’a davet ederim. Müslümanlığı kabul et ki, selâmette olasın ve Allahu Teâlâ sana ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen, (fakir) köylülerin (yani tebaanın) günahı senin boynunadır. “Ey Ehli Kitab! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir hak söz üzerinde ittifak edelim. Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka Tanrı edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız, deyin.”

Mısır valisi Mukavkıs’a yazdığı mektubun metni de şudur: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Allah’ın kulu ve Elçisi Muhammed’den Kıbtilerin büyüğü (başkanı) Mukavkıs’a: Allah’ın selamı Hidayet yoluna giren üzerine olsun! Bundan sonra, seni İslâm daveti ile İslâm’a çağırıyorum. Müslümanlığı kabul et ki, selamette olasın ve Allahu Teâlâ ecrini iki kat versin. “De ki: Ey Kitab Ehli! Gelin sizinle bizim aramızda müşterek olan bir hak söz üzerinde ittifak edelim. Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz diğerini Allah’tan başka Tanrı edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız, deyin.”

Necâşi’ye de şöyle yazmıştı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Allah’ın Rasülü Muhammed’den, Habeşlilerin kıralı (necâşi) Ashame’ye: Allah’ın selâmı üzerine olsun! Gerçek Padişah (Melik), Mukaddes (Kuddûs), Selâm (esenlik veren), Mü’min (güvenlik veren) Müheymin (gözetip koruyan) olan Allah’ın övgüsünü sana iletirim. Şehadet ederim ki, Meryem oğlu Isa, Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Ve bu kelime’yi Allahu Teâlâ, korunmuş, afife, bakire Meryem’e atmıştır. Böylece, o İsa’ya hamile olmuş, Allah ta onu, Adem’i nasıl yarattı ve ruhundan üfledi ise öylece yaratmış ve ruhundan üflemiştir. Seni tek olan, eşi ve şeriki olmayan Allah’a imana ve ona itaata devama çağırıyorum. Seni bana tabi olmaya, Allahu Teâlâ’nın bana gönderdiği şey’e iman etmeye davet ediyorum. Amcamın oğlu Cafer’i ve onunla birlikte müslümanlardan bir grubu sana gönderiyorum. Cafer sana geldiği zaman azamet ve kibiri bırak, onlara cömert davran, seni ve askerlerini Allah’ın dinine davet ediyorum. Tebliğ ettim ve nasihatte bulundum, nasihatımı kabul ediniz! Allah’ın selâmı hidayeti kabul edenlerin üzerine olsun.”

İran kisrası Husrev Perviz’e şöyle yazdı:

“Allah’ın Rasülü Muhammed’den Farisîlerin ulusu Kisra’ya: Doğru yola tabi olanlara, Allah ve Rasülüne iman edenlere selâm olsun! Aziz ve Celil olan Allah’ın tüm insanlığa gönderdiği peygamberiyim. Hayatta olan insanları inzar (tehlikeyi haber vererek uyandırmak), inanmayan kafirler üzerine de Allah’ın azabının hak olduğunu bildirmek için gönderildim. Müslüman ol selâmete kavuş, eğer yüz çevirirsen, Mecûsilerin günahı senin üzerinedir.”

BU MEKTUPLARDAN ALINAN NETİCE:

Şimdi de bu mektupların, hakim oldukları toplumların temsilcisi olarak kendilerine mektup gönderilen hükümdar ve emirler üzerindeki tesirlerini gözden geçirelim. Eğer bu hükümdar veya meliklerden biri Rasülullah’ın davetini kabul etmiş ve İslâm’a tabi olmuş olsaydı, şüphesiz İslâm, onun tebası arasında da yayılırdı.

Ne var ki, tarih, bazıları Rasülullah’ın elçilerine güzel muamele edip, mektubuna içten cevap vermişlerse de, Arap yarımadası dışında hüküm süren bu hükümdarlardan hiçbirinin İslâm’a tabi olduğunu zikretmiyor.

İran kisrasının eski İran geleneğine göre o öyle bir hükümdardır ki, mukaddes hükümdarlık hakkını Âli Sâsân’dan tevarüs etmiştir araplara tabi olmaktan kaçınmış olması tabiidir. Zira Kisra, toplumun mukaddes olarak kabul ettiği şahsı ve saltanatı hususunda İslâm’dan korkuyordu. Buna ilaveten, Farisiler, kendilerini, nazarlarında Hicaz arablarından daha az ve daha güçsüz olmayan Yemen ve Hire arablarının hakimi olarak görüyorlardı.

Bu yüzden, Rasülullah’ın elçisini kabul eden Kisrâ’nın, öfkeden köpürerek, ona hakârette bulunmasını, Rasülullah’ın mektubunu yırtıp, Yemen valisi Bazan’a: “Hicaz’daki bu adam’a (yani Rasülullah’a), yanından iki kuvvetli asker gönder, onu yakalayıp getirsinler.” diye emir göndermesini hayretle karşılamıyoruz. Nitekim Kisra’nın emrini alan Yemen valisi Bazan, iki adamını Rasülullah’a gönderdi. Onların eline verdiği, Rasülullah’a yazılmış mektubunda, Rasülullah’a iki elçisiyle beraber gelmesini emrediyordu. Taif’e kadar gelen iki elçi, orada karşılaştıkları Kureyşli adamlardan Rasülullah’ın Medine’de olduğunu öğrendiler. Kureyşli bu şahıslar, elçilerin gelişine sevinerek onları tebrik ettiler, içlerinden bazıları: “Artık sevinin, hükümdarlar hükümdarı Kisra, ona düşman olmuş, onun karşısına dikilmiştir. Kisra sizin için o adama (yani Rasülullah’a) yeter.” diyorlardı. İki elçi Taif’ten ayrılarak Medine’ye geldiler, Rasülullah’ın huzuruna çıkıp: “Kisra bizi, seni beraberimizde götürmek üzere gönderdi” dediler. Rasülullah, bir gün sonra kendileriyle görüşeceğini söyleyerek, onları başından savdı. Bu esnada kendisine Allahu Teâlâ tarafından şöyle vahyedildi: “Şüphesiz Allahu Teâlâ, Kisra üzerine oğlu Şîrûyeh’i musallat kılmış ve oğlu onu katletmiştir.” Ertesi gün huzuruna gelen iki elçiye, bu haberi ulaştıran Peygamberimiz onlardan şu cevabı aldı: “Senin üzerine yürüyüp cezalandırmamız, şüphesiz ki bu haberi ona ulaştırmamızdan daha kolaydır. Bu haberi senden yazıp, Bazan’a ulaştıralım mı?” Bunun üzerine: “Evet! Bunu benden dinlediğiniz şekilde ona ulaştırınız ve ona deyiniz ki benim dinim ve hâkimiyetim Kisra’nın saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacaktır. Ve yine ona deyiniz ki: Eğer İslâmiyeti kabul edecek olursan, idaren altında bulunan yerler senindir ve seni Ebnâlar’dan olan kavmin üzerine hükümdar yapacağım” buyurdular. İki elçi Medine’den ayrılarak Bazan’a geldiler ve Rasülullah’ın haberlerini kendisine ulaştırdılar. Onları dinleyen Bazan: “Vallahi! Bu sözler, hükümdar sözleri değildir. Ben bu adamın, söylediği gibi, peygamber olduğunu sanıyorum. Kisra ve oğlu hakkında söylediklerinin neticesini bekleyelim; eğer doğru çıkarsa şüphesiz ki o, gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer söyledikleri doğru çıkmazsa ne yapacağımızı düşüneceğiz” dedi. Aradan fazla bir süre geçmeden Şirûyeh’in mektubu Bazan’a ulaştı, o, şöyle yazıyordu: “Bilesin ki, Kisra’yı öldürdüm. Ben onu başka sebeple değil, Farisi eşrafından birçoğunun öldürülmesine izin vermesine kızdığım için öldürdüm. Bu mektubum sana ulaştığı zaman, emrin altındakilerden benim için itaat yemini al! Babamın hakkında sana mektup yazdığı adam (yani Rasulullah s.a.) için ise emrim gelinceye kadar bekle, şimdilik onun üzerine düşme.” Şîrûyeh’in mektubu okunup bitirilince Bazan: “Bu zat (Rasûlullah) şüphesiz bir peygamberdir.” diyerek müslüman oldu. Yemen’de oturan İranlılar da onunla birlikte İslam’ı kabul ettiler.

Margoliouth, Rasülullah’ın casuslarının ona çok sür’atli haber getirdiğini iddia ediyor ve Bazan’ın iki elçisinin, Rasülullah tarafından Kisra’nın öldürüldüğü haberinin verilmesi üzerine görevlerini yerine getirmeden dönmelerini uzak görüyor devamla da şöyle diyor: “İran kisra’sının öldürülme tarihi doğru olduğu takdirde” kabul etmemiz mümkün olan kanaat şudur: Kisra’ya karşı yapılan suikast haberlerinin peygamberin casusları tarafından nakledilmesinde tek sebep Kisra’nın ölümü üzerine çıkan karışıklıktır.” Margoliouth, Rasülullah’ın mektubunun Kisrâ’ya hiçbir zaman ulaşmadığını da iddia eder.

Ne var ki Margoliouth, şu iki hususu dikkatten kaçırmıştır:

1) Rasülullah (s.a.), Kisrâ’nın ölüm haberini suikaste uğradığı gün ilan etmiş ve onun ölüm haberi Yemen’e, Rasülullah’ın verdiği bu haber üzerine Yemen’e dönen Bazan’ın iki elçisi vasıtasıyla ulaşmıştır.

2) İki elçisinden bu haberi duyan Bazan, İran’dan resmî haberler beklemiştir. Margoliouth, Kisrâ’nın emrini yerine getirmek üzere Bazan tarafından gönderilen iki elçinin, sadece Rasülullah’ın Kisrâ’nın öldürüldüğünü söylemesi üzerine dönmelerini de mümkün görmez. Bu düşünce de doğru değildir. Bilhassa, önceden verilen bu tür haberleri kabule müsait Arabistan ve ona komşu olan Rum ve Fars ahalisinin aklî durumunu bilirsek bunu daha da açık anlayabiliriz. Rum imparatoru Herakliyus’un dahi, Nücûm (yıldızlar) ilmiyle uğraşması ve Kudüs (İlyâ) yöneticisi Şam hıristiyanları Piskoposu İbn Nâtur’a Ahir zaman nebisinin zuhuru hakkındaki görüşünü öğrenmek isteğiyle mektup yazması bu hususta misal olarak kafidir. Arapça rivayetlere göre İslam’a girmek arzusunda olan Herakliyus, Rasülullah’ın mektubunun kendine ulaştığı günlerde ülkesinde olan Ebu Süfyan ve arkadaşları ile bu yeni din hakkında konuştu. Rasülullah’ın elçisini iyi karşıladı, onu, Hıristiyan din adamlarından meydana gelen bir meclise çağırdı. Topladığı din adamlarına, Rasülullah’ın elçisinin getirdiği haberleri ulaştırdı, onlar karşı çıkınca, kendisi de İslâm’a girmek niyetinden vazgeçip, zahiren hırıstiyanlık üzerindeki bağlılığını artırdı.

Şüphesiz bu dönemde insanlık, Ahir zaman Peygamberinin zuhurunu gözetiyordu. Bizzat Herakliyus bu mesele ile özel bîr şekilde ilgileniyordu. Nitekim, önceden geçtiği gibi Nücum ilminde temayüz etmiş olan İlyâ (Kudüs) Piskoposuna mektup yazarak, ilmi nücûm sayesinde Ahir zaman peygamberinin zuhur ettiğini anladığını haber veriyor ve onun bu husustaki fikirlerini soruyordu.

Ebu Süfyan şöyle anlatır: “Kureyş tacirlerinden meydana gelen bir grubla Suriye’ye gitmiştik… Vallahi! Gazze’de bulunduğumuz sırada onun emniyet amiri (yani Herakliyus’un), üzerimize geldi ve: “Siz şu Hicaz’da ortaya çıkan adamın (yani Rasülullah’ın) kavminden misiniz?” diye sordu. ‘Evet” dedik, “O halde benimle hükümdara kadar geliniz” dedi. Birlikte hükümdarın huzuruna gelince hükümdar: “Peygamber olduğunu söyleyen şahsın en yakın akrabası hangisidir?” diye sordu. ‘Ben” dedim. Bunun üzerine hükümdar “Onu yakınıma getiriniz” dedi. Müteakiben beni karşısına arkadaşlarımı da, benim arka tarafıma oturttu. Ondan sonra tercümanına döndü: “(Ebu Süfyan’ın arkasında duran Kureyş tacirlerini kastederek) Onlara söyle, ben o zat hakkında buna (Ebu Süfyan’a) bazı şeyler soracağım, eğer yalan söylerse onu tekzib etsinler.” dedi. Ebu Süfyan der ki: “Vallahi! Yalan söylemiş olsaydım, onlar beni tekzib etmezler, yalanımı yüzüme vurmazlardı, lâkin ben kendisine yalan yakışmayan ulu bir kişiydim, onun hakkında doğruyu söylemenin, yalan söylemekten kolay olduğunu anladım. Zira eğer ben onun hakkında yalan söylemiş olsaydım, arkadaşlarım bunu unutmaz sonra yüzüme çarparlar, halka söylerlerdi, bu yüzden onun hakkında doğruyu söyledim.” Herakliyus: “Aranızda zuhur edip, peygamberlik iddia eden şu zat hakkında bana bilgi ver.” dedi. Ben, Muhammed’in işini küçültmeğe ve değersiz göstermeğe başladım ve kendisine: “Ey Hükümdar! Onun işine bu kadar ehemmiyet vermene gerek yoktur, onun durumu sana ulaştığı kadar yüce değildir” dedim. Benim sözlerime aldırmaksızın: “Onun durumuyla ilgili soracaklarıma cevap ver” dedi. Ben de “istediğinizi sorun” dedim. Herakliyus: “İçinizde onun nesebi nasıldır?” diye sordu. “Onun nesebi içimizden yücedir” dedim. “Onun soyundan bu sözü ondan önce söylemiş (Peygamber olduğunu belirtmiş), ona benzeyen, başka biri var mıdır?” dedi. “Yoktur” dedim. “Sizin aranızda onun bir saltanatı vardı da, o saltanatı elinden çekip aldığınız için mülkünü geri almak maksadıyla böyle bir iddia ile mi ortaya çıktı?” dedi. “Hayır” dedim. “Sizin aranızda ona tabi olanların durumundan haber ver. Ona inananlar halkın hangi kesimindendir?” diye sordu. “Zayıflar, fakirler, gençler ve kadınlar inanıyorlar. Kavmindeki yaşlılar ve üstünlük sahibi kimselerden kendisine hiç inanan yok.” cevabını verdim. “Ona tabi olan onu seviyor, bağlanıyor mu, yoksa ondan ayrılıyor onu terkediyor mu?” dedi. (Başka bir rivayette “onlardan herhangi biri, ona kızıp dininden dönüyor mu?” şeklindedir.) Ben: “Ona inanıp da ondan ayrılan bir adam yoktur” dedim. “Kendisinin sulhü bozduğu var mıdır?” dedi. Bana sorduğu şeylere cevap verirken, daha başka sözler de katarak onu (Rasülullah’ı)jurnal edecek bir şey bulamıyordum. “Hayır! Sulhü bozmaz, ancak biz onunla bir süredir sulh (Hudeybiye’yi kasdediyor) halindeyiz, bozmayacağından emin değiliz.” dedim. Ebu Süfyan: “Bana kendiliğimden bir şeyler katmağa imkan verecek bu sözden başkasını bulamadım. Vallahi! Bu sözüme de iltifat etmedi.” demiştir. Sonra söze yeniden başlayarak, tercümana döndü: “Ona de ki, ben sana o şahsın neseb durumunu sordum, sen, kendisinin içinizde en soylu neseb’e mensub olduğunu belirttin. Peygamberler de zaten böyle Allahu Teâlâ tarafından kavimlerinin en soylu aileleri içinden seçilip gönderilir. İçinizde bu sözü daha önce söyleyen (Peygamber olduğunu), kendisine benzemek istediği biri var mıydı? diye sordum. Hayır yoktur, dedin. İçinizde, mülk ve saltanatını elinden aldığınız bir hükümdar vardı da, onun mülkünü ele geçirmek arzusuyla mı bu sözle ortaya çıktı? diye sordum. Hayır karşılığını verdin. Ona inananların daha ziyade kimler olduğunu sordum, zayıflar, fakirler, gençler ve kadınlar olduğunu bildirdin. Her zaman peygamberlere tabi olanlar bunlar olmuştur. Senden ona inananların ona bağlanıp sevdikleri veya ondan ayrılıp, uzaklaştıkları hususunda sordum. Ona tabi olanlardan şimdiye kadar ayrılan olmadığını bildirdin. İmanın tadı işte böyledir, çıkacağı bir kalbe girmez. (Başka bir rivayette, “tadı, sevinci kalblere karışan iman böyledir.” şeklindedir.) Yaptığı andlaşmaya ihanet eder, bozar mı? dedim. Hayır dedin. Eğer, hakkında bu söylediklerin doğru ise, o zat (Rasülullah) şu ayaklarımın bastığı yer üzerinde bana karşı üstünlük sağlayacak, galip gelecektir. Onun yanında olmak ve ayaklarını yıkamak isterdim. Artık işine gidebilirsin.” Ebu Süfyan der ki: “Bunun üzerine onun huzurundan ayrıldım, arkadaşlarımla başbaşa kalınca ellerimi birbirine vurarak şöyle diyordum: Ey Allah’ın kulları! İbn Ebî Kebşe’nin (yani Rasülullah (s.a.)’in) işi hakikaten büyüdü.”

Rivayetlerinin birinde Taberî şöyle haber veriyor: “Suriye’den Kostantiniyye (İstanbul)’ye dönmek üzere bulunan Herakliyus, Rasülullah (s.a)’ın mektubu kendine ulaşınca rumları topladı ve onlara: “Ey Rum cemaatı! Sizlere önemli bir işi arzedeceğim, onu size anlattıktan sonra bunun üzerinde düşünün ve kararınızı verin” dedi. Huzurundakiler: “Bu iş nedir?” diye sorunca: “Biliyorsunuz, vallahi bu zat, Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberdir. Şüphesiz ki, biz onu kitaplarımızda buluyor, bize anlatılan sıfatıyla biliyoruz. Geliniz ona tabi olalım da dünya ve âhiretimiz selâm ve esenlik üzere olsun.” dedi. Rumlar: “Mülk ve saltanatça üstün, nüfusça kalabalık, ülkemiz de onların ülkesinden daha büyük ve verimli olduğu halde, arabların emrine mi gireceğiz?” dediler. Herakliyus: “O zaman geliniz, ona her yıl vergi ödeyeyim de, bu vergi sayesinde, onun bize savaş açmasından emin olarak müsterih olalım.” teklifinde bulundu. “Nüfus, mal, mülk ve saltanat bakımından onlardan üstünüz. Ülkemiz de ülkelerinden verimlidir. Böyle olduğu halde aşağılık ve zelil araplara haraç mı vereceğiz? Vallahi bunu ebediyyen kabul edemeyiz.” dediler. Herakliyus: “Pekala, gelin kabul edin de, Suriye toprağını ona verip, Şam bölgesi (Suriye, Filistin, Ürdün, Dımeşk, Humus ve Derb)’nin diğer taraflarının bizde kalması şartıyla bir anlaşma yapayım.” dedi. Onlar: “Suriye toprağını ona vereceğiz ha? Halbuki sen, Suriye toprağının, Şam bölgesinin en verimli yöresi olduğunu biliyorsun? Vallahi bunu asla yapamayız.” dediler. Herakliyus tekliflerini kabul etmediklerini görünce şöyle dedi: “Vallahi! Ondan kaçındığınız takdirde, kendi şehrinizde size galip geldiğini göreceksiniz.” Sonra katırına bindi, onların huzurundan ayrıldı, Suriye topraklarının bittiği mevkie gelince, Suriye tarafına dönerek: “Elveda Ey Suriye.” dedi ve atını tekmeledi, hızlı bir şekilde Kostantiniyye’ye gitti.”

Bütün bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre, muhtelif arapça rivayetler, Herakliyus’un İslâm’ı kabule meylettiği hususunda neredeyse görüş birliğindedirler. Rumların bu dine girmeği reddetmesinin en mühim sebepleri, İslâm’ın, durumlarını küçük ve hakir görüp sömürdükleri arapların dini olması ve Herakliyus’un devletinin ileri gelen ricali ve din adamları yanında zayıf kalmasıdır. Nitekim o, evvela İslâm’ı kabul edip etmemeleri hususunda onları serbest bırakmış sonra da Suriye bölgesi toprağından bir bölümünü vererek müslümanlarla anlaşma yapmak istemiştir.

Bilhassa elimizdeki tarihi kaynaklara dayanarak bu devrede Herakliyus’un, haricî tehlikelerle kuşatılmış olduğunu öğrendikten sonra, Arapça kaynakların kaydettiği bu rivayetlerin tamamının doğruluğuna güvenemeyiz. Her ne kadar, Avarlar ve Slavlara (Sakaalibe) karşı zafer kazanmış, Suriye ve Mısır’ı geri almış, 627 M. yılında Cezire bölgesinde Ninova savaşında İranlılara karşı zafer kazanarak askerleriyle İran topraklarına girip başşehir Medayin’i tehdit etmiş (M. 628) olsa da, aynı dönemde İran Kisrası Husrev’in ordusu Anadolu’yu geçerek İstanbul’u kuşatmış, neredeyse İstanbul’u ele geçirecek duruma gelmişti.

Bazı rivayetlerde bildirildiği gibi, Herakliyus’un durumu, zihnini meşgul eden düşünceler ve aklına gelen tehlikeler, kendisini İslâm’ı kabul etmeye sevketmiştir. Zira o, İranlılarla yaptığı harbten çıktıktan hemen sonra, yeni bir düşmanla harbe girmek istemiyordu. Çünkü o, yeni kurulan İslâm devleti tarafından, kendisine yönelecek yeni bir tehlike çıkacağını biliyordu.

Mısır, Filistin ve Suriye bölgelerinde Müslümanlarla savaşmak için kalabalık ordular toplaması, Mısır Mukavkısının arablarla sulh yaptığını duyunca ona kızarak Kostantiniyye’ye çağırıp sonra da sürgüne göndermesi ve Mısır’a gönderdiği rum komutanları azarlayıp arablarla savaşa teşvik etmesi, Herakliyus’un bu işte dînî olmaktan ziyade siyâsî sebebler gözettiğini gösteren delillerdir. Herakliyus, 641 yılında müslümanların Babylon kalesini muhasaraya devam ettikleri sırada ölmesine kadar aynı şekilde hareket etmiştir.

Arap tarihçilerini, Herakliyus’un İslâm’a girmeğe niyetlendiğini, kabule iten sebeblerden biri şüphesiz Taberî’nin kaydettiği şu hadisedir:

“Herakliyus, Dıhye el-Kelbî’yi (Rasülullah’ın elçisi) ağırladı ve ona kıymetli hediyeler ve güzel elbiseler verdi.”O Ancak Hısmâ bölgesine geldiği sırada Cüzam kabilesinden bazıları Dıhye’nin yolunu kestiler, elindeki hediyelerin tamamını gasbettiler. Dihye, Medine’ye gelince evine girmeden Rasülullah’a gelerek durumu arzetti. Bunun üzerine Rasülullah (s.a.), bir seriyye’nin başında Zeyd b. Harise’yi Hısmâ’ya gönderdi.

Bu haberde bildirilen olayların doğruluk ihtimalini kabul etmekle beraber, Herakliyus’un Dıhye’ye lütufkâr davranıp hediye ve bahşiş vermesinin, Rasülullah’ın durumunun güçlenmesinden korktuğu için müslümanların kaîblerini kendisine ısındırmak maksadıyla başvurduğu bir nevi siyasetten ileri geçmediğini düşünmek de mümkündür. Herakliyus’un devlet adamlarını toplayıp, onlara İslâm dinini arzettiği esnada, kabul etmediklerini ve kendisi bu dine girdiği takdirde isyan edeceklerinde kararlı olduklarını anlayınca bu tekliften vazgeçmesi, bu görüşün doğruluğunu gösteren en büyük delildir. Sonunda o şöyle demişti: “Ey Rum topluluğu! Bunları, yeni çıkan din karşısında, sizin kendi dininize olan bağlılığınızı denemek için arzettim. Şüphesiz sizde beni sevindirecek şeyler gördüm.”

Bizans İmparatoru Herakliyus tarafından Mısır idareciliğine getirilmiş olan Mukavkıs’a gelince, o da Peygamber (s.a.)’in elçisi Hâtib b. Ebî Beltaa’ya hediye vermede Herakliyus’dan daha geri kalmadı. Arap tarihçileri, onun elçiyi güzel karşıladığı ve “Bir peygamberin geleceğini biliyordum, fakat, onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Ondan önceki peygamberler buradan çıkmıştır. Şimdi görüyorum ki o, yoksul ve fakir bir ülkede Arapların içinde zuhur etmiş. Kıptîler ona tabi olma hususunda bana itaat etmezler ve ben, seninle yaptığım bu konuşmanın duyulmasını da istemem.” şeklinde cevap verdiği hususunda hemen hemen ittifak etmektedirler.

Mukavkıs, Peygamber (s.a.)’e hediyeleri göndererek elçiyi yolcu etti. Tarihçiler, bu hediyelerden Mâriyei Kıptiye (r.a.) ile kız kardeşi ve birtakım kıymetli eşyalar hususunda ittifak etmektedirler. Peygamber (s.a.)’in Mâriyei Kıptiyye adında bir cariyesinin bulunduğu ve bundan İbrahim adında bir oğlunun doğduğu hususunda tarihçilerin ittifakına istinaden, bu rivayetin doğruluğuna güvenebiliriz.

Mukavkıs’ın, Hâtıb b. Ebî Beltaa’yı iyi karşılaması ve aralarında Mâriye (r.a)’nin de bulunduğu hediyeleri göndermesi neticesinde, Peygamber (s.a.), Mısır halkı Kıptileri övmüş ve onlar hakkında iyi davranılmasını tavsiye etmiştir. Nitekim Rasülullah şöyle emretmişti: “Allah benden sonra size Mısır’ın fethini nasip edecektir, o zaman Kıptilere iyi davranın, çünkü içinizde onların damadı ve hakları vardır.

Necâşî’ye gelince, İslâm tarihçilerinin müslümanlığı kabul ettiğini te’kit etmesine, hayatı boyunca Muhammed (s.a) ile çok iyi ilişkiler içinde olmasına rağmen, bütün bunlar bizi O’nun müslüman olduğunu kabule zorlayamaz. Nitekim güvenilir tarihçilerin çoğu, İslâmiyyetin Habeşistan’da epeyce bir zaman sonra yayıldığı hususunda nerede ise ittifak etmişlerdir. Taberî ve ibnu’l-Esîr’in rivâyetleri de bunu göstermektedir. Bunların rivayetine göre “Hz. Ömer zamanında Habeşliler, İslâm ülkesinin bazı sınır bölgelerine saldırmış ve yağmalamışlardı. Bunun üzerine Hz. Ömer, Alkame b. Mucezziz el-Müdlicî komutasında bir müslüman birliğini deniz yoluyla onlara karşı savaşmak üzere gönderdi; fakat bu birlik hezimete uğrayıp imha edildiği için o, hiçbir kimseyi denizyoluyla savaşa göndermemeye karar verdi.”

HENDEK SAVAŞI

ES-SELAMUN ALEYKÜM BÜTÜN MÜSLÜMAN KARDEŞLER SİZLERE PEYGAMBER EFENDİMİZ(SAV)İLE İLGİLİ YAZILAR YAZACAĞIM  VE BU BÜTÜN YAZILARI MÜSLÜMAN KARDEŞLERİME YOLLUYORUM
                                          HENDEK SAVAŞI

Hz. Peygamber (s.a.s)’in müşriklerle yaptığı büyük ve en önemli savaşlarından birisi. Uhud savaşından iki yıl sonra, Hicret’in beşinci yılının şevval ayında (23 şubat 627) Medine’nin kuzeyinde cereyan etmiştir.

Kureyş müşrikleri Uhud savaşında başarılı olmuşlardı ama müslümanların gücünü kıramamışlardı. Tam tersine müslümanlar Medine’deki birlik ve beraberliklerini sağlamlaştırmış, askeri bakımdan daha güçlü bir duruma gelmişlerdi. Medine’de sürekli problem çıkaran Yahudi Benu Nadir kabilesi sürülmüş; doğuda Zatu’r-Rika, kuzeyde Dumetü’l-Cendele yapılan seferler kesin zaferle sonuçlanmış, müslümanların gücü ve etkinliği gün geçtikçe daha da büyümüştü. Bunun sonucu olarak Mekke müşriklerinin Mısır, Suriye ve Irak yönündeki kervan yolları tamamen kapatılmıştı.

Müslümanların bölgeye hakim bir güç olmaya başlaması İslâma katılanların sayısını hızla artırmış, geçen zaman, müslümanların sosyal hayatlarını düzenleme ve yerleştirme yolunda önemli adımlar atmasına fırsat tanımıştı. İslâm’ın bu gözle görülür güçlenişi karşısında müslümanların başlıca düşmanlarından olan yahudiler, düşmanca faaliyetlerine hız verdiler. Özellikle Medine’den sürülen Benu Nadir kabilesi bütün çevrede İslâm aleyhinde sürekli propaganda yapıyor, İslâm’ın güçlenmesini önlemek için müslümanlara kesin bir darbe vurmanın yollarını arıyordu. Bu çalışmaları sonuçsuz kalmamış, yahudiler aralarında görüş birliği sağlanarak Kureyş ve diğer müşrik kabilelerle birleşmenin yolları aranmaya başlamıştı.

Yahudilerden oluşan bir heyet Mekke’ye gelerek kışkırtıcı çalışmalardan sonra Kureyş’e ortak düşmanları olan müslümanlara birlikte saldırmayı Rasûl Aleyhisselâm’ı ve İslâm’ı ortadan kaldırmayı teklif ettiler. Ticaret yollarının kesilmesiyle ekonomik bir çıkmaza düşen ve içlerinde hala Bedir’in acısını taşıyan müşrikler bu teklifi olumlu karşıladı (Taberî, Tarihu’t-Taberi, Mısır,1961, II, 564-5). Yahudi heyeti ve Kureyş’ten seçilen elli adam Kâbe örtüsünün altına girip göğüslerini kâbe duvarına dayayarak tek başlarına kalıncaya kadar müslümanlarla savaşmaya yemin ettiler. Artık tek düşünceleri vardı. Bu savaşı mutlaka başarmak ve İslam’ı ebediyyen yok etmek (İbnü’l-Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, Beyrut, 1407/1987, II, 254, 255).

Yahudiler Kureyş’le anlaştıktan sonra Necid’e giderek Benu Süleym ve Gatafan kabilelerini de bu ittifaka dahil etmeye çalıştılar. Gatafan kabilesini Hayber’in bir yıllık hurmasının yarısı karşılığında müslümanlara karşı savaşmaya razı ettiler. Arkasından diğer Arap kabilelerini dolaşarak putperestliğin İslam’dan üstün olduğunu, fakat müslümanlarla savaşılmadığı takdirde putperestliğin sonunun yaklaştığı propagandasıyla savaşa kışkırttılar. Bu çalışmaları sonunda Fezare, Süleym, Sa’d ve Esedoğulları kabileleri de ittifaka dahil oldu (Taberî, a.g.e., II, 566).

Savaş hazırlıklarına başlayan Kureyş, üçyüz at, bin beşyüz devenin bulunduğu dörtbin kişilik bir ordu donattı. Buna Yahudi ve diğer Arap kabilelerinin kuvvetleri de eklenince yaklaşık onbin kişilik bir ordu meydana geldi. Bu büyük ordu İslâm’a son ve öldürücü darbeyi vurmâk, Allah’ın nurunu boğmak niyet ve umuduyla Medine’ye yöneldi. Arap yarımadası belki de o güne kadar böyle büyük bir orduya şahit olmamıştı (İbn Hişam, es-Siretit’n-Nebeviyye, Mısır, 1375/1955, II, 214, 216, 220):

Râsulullah (s.a.s) müttefiklerin girişimini haber alır almaz derhal bir savaş meclisi topladı. Mecliste düşmana karşı ne gibi tedbirler alınması, nasıl bir savaş taktiği izlenmesi gerektiği konusunda istişare edildi. Ashâbın çoğunluğu Medine’yi içerden savunmanın uygun olacağı görüşünde idi. Bu görüş benimsendikten sonra Selman-ı Farisî hazretleri, “bizde bir şehir üstün kuwetlerle kuşatıldığı zâman daima çevresine bir hendek kazılır ve şehir bu şekilde savunulur” şeklinde görüş bildirince Rasûl aleyhisselam bunu uygun görerek savunma planının bu doğrultuda hazırlanmasını emretti. Vakidî’nin Hendek Savaşı sırasında Rasûlullah’ın Kureyş lideri Ebû Süfyan’a yazdığım söylediği bir mektuba göre ise, şehrin çevresine hendek kazılmasını doğrudan doğruya şanı yüce Allah, Rasûlüne ilham etmiştir. Düşmanın geleceği yöne kazılacak hendekle şehrin koruması esas olmakla birlikte Selmân-ı Farisî’nin teklifi içinde Medine’yi çevreleyen binalar arasına kapatmak da vardı, zaten şehrin diğer tarafı dağ ve hurmalıklarla çevrili idi (İbn Hişam, a.g.e., II, 255).

Rasûlullah, vakit kaybetmeden, ileri gelen sahabîlerle birlikte keşfe çıkarak hendek kazılması gereken yerleri tesbit etti. Düşmanın saldırısına açık bulunan yerlerin tesbitinden sonra bütün müslümanlar toplanarak hendek kazma çalışmalarına başladılar. Medine’deki bütün araçlar toplandığı halde yine de birçok müslüman araçsız kalmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah, müslümanlarla anlaşmalı bulunan Benu Kurayza kabilesinden ödünç aletler aldırdı.

Başta Rasûl aleyhisselam olmak üzere bütün müslümanlar canla başla çalışıyorlardı. Mevsim kış olduğu için çalışmak oldukça güç ve yorucuydu. Buna rağmen müslümanlar büyük bir coşkuyla çalışıyor, hep bir ağızdan “bizler ömrümüz oldukça Muhammed’le birlikte savaşa devam etmek üzere bey’ât etmişizdir” anlamında mısralar okuyorlardı. Hendek kazarken Hz. Peygamberin birçok mucizesinin geldiğini yine İslâm tarihçileri nakletmektedirler (İbn Hişam, a. g. e., II, 217, 219).

Rasûlullah da coşkuyla çalışan arkadaşları ile birlikte toprak kazıyor, taşıyor, onlarla bir ağızdan şu anlamdaki beyitleri okuyordu: “Allah’ın lütfu ve hidayeti olmasaydı biz ne hidayete erer, ne sadakalar verir, ne de ibadet ederdik. Ya Rab! Bizi huzur ve sükuna erdir. Düşmanla karşılaşırsak bize sebat ve metanet ver. Bize saldıranlar fitne çıkararak fesat peşinde koşuyorlar. Biz ise onlara karşı koyuyoruz.” Münafıklar ise bu işi ağırdan alıyor ve çeşitli bahanelerle çalışmamak istiyorlardı (İbn Hişam a.g.e., II, 216; Taberî, a.g.e., II, 566, 567).

Bu şekilde iki hafta boyunca süren gayret sonunda Medine çevresinin gerekli yerleri hendeklerle kuşatılmış, hendeklerden çıkan topraklar iç tarafa yığılarak siperler oluşturulmuştu.

Hendek kazma çalışmaları biter bitmez Rasûl aleyhisselam savaşabilecek durumdaki bütün müslümanları topladı. Müslüman mücahitlerin sayısı üçbindi ve otuz altı da at vardı. Müslüman savaşçılar gruplar halinde siperler gerisine yerleştirildi. Bu sırada Ebû Süfyan komutasındaki ordu Medine’nin Batısından, Necid kabileleri de Doğudan Medine önlerine geldiler.

Kureyş ordusu Medine’nin kuzeyinden dolaşarak Uhud dağı civarına geldi. Ortalığı boş görünce evvelce Uhud savaşında aldıkları mevkiye doğru yaklaştılar. Burada diğer kuvvetlerle birleşerek Uhud-Medine yolu üzerinde ilerlemeye başladılar. Bir müddet sonra Rasûlullah’ın hendekler gerisinde görülen çadırları karşısına geldiler ve onun karşısında yer aldılar (Taberî, a.g.e., II, 570).

Müşrikler çevrede müslümanları görmeyince hızla Medine üzerine atıldılar. Fakat müslümanlar tarafından kazılan hendeklere gelir gelmez ne yapacaklarını şaşırdılar. O zamanlar böylesi istihkamlar inşa etmek Araplar tarafından bilinmiyordu. Rasûlullah’ın bu değişik savunma yöntemi müşrikleri hayret ve şaşkınlık içinde bıraktı. İçerlerinde bazıları atlarını hendekler boyu sürerek bir geçit aradılar. Fakat hendek gayet derin kazılmış olduğu için geçmeyi başaramadılar. Bu arada hendek gerisinde siperlenen müslümanlar düşmanı ok ve taş yağmuruna tuttular. Düşman süvarileri de bu şekilde karşılık vermek zorunda kaldılar. Müşrikler bir aya yakın bir süre hendek gerisinde kaldılar. İki taraf arasında herhangi bir savaş olmadı. Bir kaçı mübareze ve karşılıklı ok atmaktan başka ciddi bir hareket olmadı (Taberî, a.g.e., II, 572).

Müslümanlar arada sırada taarruz eden düşmanı bu şekilde karşılayarak savunma süresini uzatıyorlardı. Fakat bu sırada müslümanlarla anlaşma içindeki Benu Kurayza kabilesinin anlaşmayı bozarak geceleyin Medine üzerinde baskın yapmak için hazırlandıkları söylentisi yayıldı. Bu haber müttelik ordulara göre oldukça zayıf olan müslümanlar arasında büyük bir endişeye neden oldu. Rasûl aleyhisselam durumun açıklığa kavuşturulması için Kurayza kabilesine birisini gönderdi. Benu Kurayza kabilesinin reisi Kaab b. Esed’in Benu Nâdir kabilesi reisi Nayy b. Ahtab tarafından kandırılmış olduğu ve Kurayzalıların gerçekten anlaşmayı bozmuş oldukları anlaşıldı. Kurayza kabilesi ile Evs kabilesi arasında dostluk bulunduğu için Evs’in lideri Sa’d b. Muaz ve bazı Evs ileri gelenleri özel olarak Benu Kurayza kabilesine gönderildi ise de olumlu bir sonuç alınamadı.

Kur’ân düşmanın gelişini ve durumun vehametini şöyle dile getirir:

“Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler dönmüş, yürekler ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz” (el-Ahzab, 33/10). Rasûlullah zaman geçirmeden ortaya çıkan yeni duruma uygun tertibatı aldı. Müslümanlara hitaben, “emin olunki bunun sonu hayırlıdır. Müslümanların yegane koruyucusu Allah’tır” buyurarak müslümanlara güven verdi. Şehir içinde ve savunma hattı çerçevesinde güvenlik önlemleri bir kat daha artırıldı. Geceleri düşmanın ani bir baskın yapmasını önlemek amacıyla devriye kolları çıkarılmaya başlandı.

Gece basar basmaz bütün devriye görevlileri görev yerlerine dağılıyor, Rasûlullah ise savunma hattının en zayıf noktasında bekliyordu. Geceleri çok soğuk olduğu için savaşın zorlukları kendisini daha ağır biçimde hissettiriyordu. Bununla birlikte Müslümanlar inançla ve sabırla görevlerini yerine getiriyorlardı.

Bu arada münafıklar da boş durmuyor bir takım teşvikler ve aldatıcı sözlerle imanı zayıf kimseleri kandırmaya çalışıyorlardı. Nitekim Kur’ân bu duruma “İki yüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar” Allah ve Rasûlü size sadece kuru vaadlerde bulundu” diyorlardı (el-Ahzab, 33/12). Ayetiyle işaret etmektedir.

Kuşatma onbeş günden fazla sürdüğü halde müşrikler hiçbir sonuç alma başarısını gösteremediler. Muhasaranın devamı sabahlara kadar siperlerde bekleyen müslümanları oldukça kötü etkiliyordu. Şehrin dışarıyla bütün bağlarının kestirilmiş olması yiyecek sıkıntısının başlanmasına neden oldu. Münafıklar bundan da güç alarak yersiz konuşmalarını çoğalttılar. Eskiden beri meydan savaşlarına alışmış olan müslümanlar düşman karşısındâ hiçbir şey yapmadan beklemekten sıkılmaya başlamışlardı. Mevsimin şiddeti bu durumu daha da etkiliyordu. Özellikle geceleri çıkan soğukta devriye görevini yapanlar fazlasıyla muzdarip olmaya başladılar. Hatta hayvanlarına yedirecek birşey bulamaz hale geldiler. Müslümanların direnci yavaş yavaş kırılmaya yüz tutmuştu. Kur’ânın deyimiyle “İşte orada mü’minler denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğramışlardı” (el-Ahzab, 33/11).

Durumun vehameti karşısında Hz. Peygamber, Müşriklerin birliğini bozabilmek için bir ara Gatafanlıların reisleri Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe ve el-Haris b. Avf b. Ebi harise el-Murriye haber göndererek dönüp gitmeleri karşılığında Medine hurmalarının üçte birini onlara vermek üzere anlaşmak istediyse de (hatta anlaşma metni bile hazırlanırken) Sa’d b. Mu’az ve Sa’d b. Ubâde ile istişaresi sonucu bu fikirden vazgeçti (İbn Hişam, a.g.e., II, 223; Taberî, a.g.e., II, 572-3).

Diğer yandan düşman ordusu baskısını giderek arttırıyordu. Değişik yönlerden peşpeşe saldırılarda bulunuluyor, hendeği aşamayarak çaresiz geri dönüyordu. Muhasaranın olağanüstü şiddet kazandığı bir sırada müşrikler ne pahasına olursa olsun hendeği aşmaya karar verdiler. Savaşçılıktaki büyük ustalığı ve Kahramanlığıyla şöhret kazanmış olan Amr b. Abdived ile İkrime b. Ebû Cehl, Nevfel b. Abdullah, Dırar b. Hattab, Hübeyre b. Ebî Vehb hendeği geçmek üzere ileriye gönderildi. Ebû Süfyan ve Halid b. Velid de onun arkasından genel bir saldırı için kuvvetlerini ileriye doğru hareket ettirdiler. Amr ve yanındakiler binbir güçlükle de olsa hendeği aşmayı başardılar.

Amr b. Abdived atını ileriye sürerek müslümanları kendisiyle savaşacak bir savaşçı taleb etti. Amr birçok savaşlarda bulunmuş, yiğitlik ve gözüpekliği sayesinde birçok birlikleri dağıtmış gayet usta bir silahşor, çevik bir süvari olduğundan, onunla dövüşmeye kimse cesaret edemezdi. Nitekim müslümanlardan da kimse onun isteğine cevap veremedi.

Bu durumu gören Hz. Ali, Amr’a karşı çıkmak için izin istedi. Fakat Rasûlullah izin vermedi. Amr tekrar ileriye atılarak müslümanlara hitaben; “İçinizden kahramanlık meydanına çıkacak kimse yok mu? Hani ölenlerinizin gideceğini söylediğiniz Cennet?” diye bağırdı. Müslümanlardan yine ses çıkmayınca Hz. Ali ikinci defa izin istedi. Rasulullah kendi zırhını çıkarıp Ali’ye giydirdi, beline zülfikâr’ı taktı ve ellerini açarak “Ya Rabb amcam Übeyd Bedirde; Hamza Uhudda şehid oldular bu Ali ise kardeşimdir ve amcamın oğludur. Onu koru, beni kimsesiz bırakma. Sen Varislerin en hayırlısısın” diye dua ederek uğurladı.

Amr’ın karşısına çıkan Hz. Ali kendisini tanıttı. Amr, Ali’nin gençliğini ve babasıyla olan dostluğunu ileri sürerek onunla savaşmak istemedi. Hz. Ali ise kendisiyle savaşmayı ve onu öldürmeyi arzuladığını bildirdi. Kendisinin savaşa çıkanların üç tekliflerinden birini kabul ettiğini duyduğunu; eğer öyleyse, üç teklifi olduğunu söyledi. Ya müslüman olmasını, ya savaşı bırakıp gitmesini, yada kendisiyle dövüşmesini teklif etti. İlk ikisini reddeden Amr dövüşmeyi seçti.

İlk saldırı Amr’dan geldi. Vurduğu kılıç darbesi Ali’nin kalkanını parçalayarak başından yaralanmasına neden oldu. Sıra kendisine geldiğinde Ali indirdiği darbe ile Amr’ı cansız yere yuvarladı. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Hz. Ali Amr’ın işini bitirince Dırar ile Hübeyre Ali’nin üzerine yürüdüler. Dırar Hz. Ali’nin yüzüne bakar bakmaz dönüp kaçmaya başladı. Sonradan Dırar, “ölüm meleği surete bürünmüş bana görünmüştü,” diyecektir, bu kaçış hakkında. Çarpışmaya yeltenen Hübeyre de Ali’nin bir kılıç vuruşu ile zırhı delinince kurtuluşu kaçmakta buldu, (İbn Hişam, a.g.e., II. 224-225).

Hz. Ömer, kaçan kardeşi Dırar’ın peşinden, Zübeyr b. Avvam da Hübeyr’in arkasından koştular. Bu sırada Nevfel b. Abdullah hendeğe düşmüş, yaralanmıştı. Müslümanlar onu taşa tuttular. Fakat Ali onları durdurdu, hendeğe inerek boynu kırılmış Nevfel’in kafasını uçurdu.

Bu kötü sonuç karşısında Ebû Süfyan çaresiz ordugahına döndü.

Ertesi günü Benu Kurayza Kabilesi de düşman ordusuna katıldı. Müttefikler böylece kuvvet kazanınca bir kat daha cesaretlenerek saldırılarını sıklaştırmaya, tazyiklerini arttırmaya başladılar. Ok ve taş muharebeleri akşama kadar sürüp gitti. Karanlık basınca müşrikler ordugahlarına çekildiler. Genel bir saldırı düşüncesi müslümanlar arasındaki endişeyi bir kat daha artırdı.

Bu arada savaşın yönünü değiştirecek önemli bir olay oldu. Düşman saflarında iken müslüman olan Nuaym b. Mes’ud es-Sakafî gizlice Rasulullah’ın ordusuna katıldı. Durumun kötülüğünü gören Nuaym, müttefiklerle Benu Kurayza Kabilesinin arasını bozmak için iyi bir vesile oldu. Hz. Peygamber ona Benu Kurayza ile müşriklerin arasını açması için talimat verdi. İslâma girdiği bilinmediği için rahatça Benu Kurayza lideri Kaab b. Esed’in yanına gitti. Kaab’ın yanında daha başka Yahudi liderleri de bulunuyordu. Onlara yahudilere bir iyilik etmek isteğimi söyleyerek Kureyş ve Gatafan kabilelerinin artık savaştan usandığından söz etti “hatta daha fazla zahmet çekecek olurlarsa sizi bırakıp gidecekler. O zaman siz İslâm ordusuna karşı koyamazsınız. Bu tehlikeyi önlemek için Kureyş ve Gatafan kabileleri ileri gelenlerinden birkaç kişiyi rehin alın” dedi. Yahudiler bu haberden son derece memnun oldu.

Nuaym, oradan Ebû Sufyan’ın ordugahına geldi. Ona Kurayzalıların anlaşmayı bozduklarından dolayı pişmanlık duyduklarını ve anlaşmayı gizlice yenilediklerini, hatta suçlarını affettirmek için Kureyş ve Gatafan liderlerinden birkaç kişiyi rehin alarak müslümanlara teslim etmeyi düşündüklerini söyledi. Bu haber Ebû Süfyan’ı vesveseye düşürdü. Derhal kurayza liderine İkrime b. Ebî Cehl ve Benî Gatafanlı bir grupla haber göndererek muhasaranın çok uzadığını, askerin açlıktan şikayet ettiğini bu nedenle ertesi günü genel bir saldırı ile bu duruma bir son verilmesi gerektiği arzusunda olduğunu söyledi. Buna karşılık Kurayzalılar, Kureyş ve Gatafan ileri gelenlerinden birkaç kişi rehin verilmedikçe kendilerine güvenemeyeceklerini bildirdiler. Kureyş ve Gatafan liderleri bu haberi işitince Nuaym’ın sözüne hak vererek rehin vermekten imtina ettiler. Kurayza kabîlesi ise onların tavrının Nuaym’ı doğruladığını görünce müttefiklerden ayrılarak onları kendi başlarına bıraktılar, (İbn Hişam, a.g.e. II. 230) (Taberî, a.g.e. II 578-9).

Kuşatma yine sürüyordu, ama eski şiddetini kaybetmişti. Rasûlullah (s.a.s) bu günlerde, bugün Ahzab Mescidinin bulunduğu yerde ayakta durup ellerini yukarıya kaldırarak müşrik kabileleri aleyhinde üçgün boyunca dua ettiler. Üçüncü gün öğle ile ikindi namazı arasında duasının kabul edildiği kendisine vahyedildi. Ashab bunu Rasûlullah’ın yüzünde dalgalanan sevinçten anladı. Cebrail (a.s.) “sevininiz, Allah onlara bir rüzgar saldı.”diyerek Allah’ın müşrikleri kasırga ile perişan edeceğini haber vermişti. Allah Rasûlü hemen iki dizi üzerine çöküp ellerini kaldırdı. gözlerini yere indirdi. ve “bana ve ashabıma acıdığın için sana şükranlarımı sunarım Allah’ım” dedi. Sonrada haberi ashâbına o müjdeledi.

Beklenen rüzgar birkaç gün sonra geldi. Bu soğuk, dondurucu bir rüzgardı. Tozları, toprakları müşriklerin gözlerini dolduruyordu. Rüzgar, onları kendi başlarının derdine düşürmüş, çekilmek, zorunda bırakmıştır. Çadırların bezlerini, derilerini yırtıyor, direklerini söküyor, sergileri kumlara gömüyor, yakılan ateşleri, aşıkları söndürüyor, develeri, atları birbirine karıştırıyor, hiç kimse kimsenin yanına gidemiyor. Müşrikler ordugahlarından devamlı tekbir sesleri, silah şakırtıları duyuyorlardı. Kalplerine büyük bir korku düşmüş, amansız bir paniğe kapılmışlardı. Kur’an sonradan bu olayı mü’minlere şöyle hatırlatmaktadır: “Ey mü’minler. Allah’ın size olan nimetini anın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görüyordu. “(ef-Ahzâb. 33/9)” “Allah kâfirleri öfkeleri ile geri çevirdi. Hiçbirşey elde edemediler. Savaşta iman edenlere Allah’ın yardımı kâfi geldi. Allah güçlüdür, herşeye galiptir” (el-Ahzâb; 33/25).

Gece boyunca devam eden fırtına, sabahleyin biraz sükûnet buldu. Allah Rasûlü, Huzeyfe b. Yeman’ı düşman ordusu hakkında bilgi alması için gönderdi. Huzeyfe, düşman ordusunun perişan halini görerek geri döndü. Hz. Peygamber bundan son derece memnun oldu ve sonucu beklemeye başladı. (İbn Hişâm, a.g.e. II. 231-2).

Ebû Süfyan ansızın uğradığı bu büyük felâket üzerine Kurayza kabilesinin ordudan ayrıldığı ve orduda ihtalâf çıktığı bahanesiyle kuşatmayı sona erdirerek geri çekilme emrini verdi. Amr İbnû’l-âs ile Halid b. Velid ikiyüz süvari ile müşriklerin geri çekilişini denetlediler. Müşrikler başansızlıklarından doğan umutsuzluk ve sıkıntı içerisinde hızla ricat etmeye başladılar.

Kureyş ordusu Mekkeye, Gatafan kabileleri Necid’e doğru yol alırken müslümanlar savunma hattından çıkarak düşman ordugahına vardılar. Düşmanın telaş ve heyacan içinde geri çekilirken bırakmış oldukları erzak ve zahirelere ve Ebû Sufyan’ın yahudi reislerinden Hayg’a gönderdiği yirmi deveye el koydular. Develer kurban edildi, hurma dolu sepetler boşaltıldı ve müslümanlara dağıtıldı. Bu ganimet vasıtasıyla muhasaranın ortaya çıkardığı kıtlık ortadan kalkmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) müslümanlara hitab ederek, “Ey İslâm mücahidleri! Emin olunuz ki bu muzafferiyet sizin için ölümsüz bir başaııdır. Bundan böyle Kureyş kabilesi size değil, siz Kureyş’e taarruz edeceksiniz” buyurdu. Rasûlullah’da bu sözleriyle müşriklerin bütün gücünün tükendiğini, artık müslümanların zafer yollarının açıldığını da müjdelemiş oluyordu.

O gün öğleye doğru Hz. Peygamber, aldığı ilâhi bir emir gereği müslümanlara derhal bir ilan yaptırarak bu savaşta müşriklerle bir olup, kendilerini arkadan vuran Benu Kurayzaya karşı savaşmak üzere şu emri verdi: “Kim dinler ve itaat ediyorsa, ikindi namazını Benû Kurayza önlerinden başka yerde kılmasın” Bu emri alan müslümanlar derhal hareket ederek bu yahudi belasını da ortadan kaldırdılar, (bk. Benû Kurayza Savaşı). (İbn Hişam, a.g.e. II. 233-34).
                 ALLAH(CC)CÜMLETENİZDEN RAZI OLSUN ALLAH(CC) DUALARINIZI KABUL EYLESİN VESSELAM

HAZRET-I PEYGAMBERIN ÇOK BÜYÜK CÖMERTLIGI

HAZRET-I PEYGAMBERIN ÇOK BÜYÜK CÖMERTLIGI

Peygamber Efendimiz, son derece cömert ve mükrim idi. Hiç bir dilenciye “Yok” diyerek cevab vermezdi. Eğer yanlarında verilecek bir şey bulunmazsa, ya ashabından ödünç alarak verir yahut yarın gel, gibi bir şey söylerdi.

Huneyn savaşında ganimet mallanndan bir vadide toplanmış olan develer için, Safvan ibni Umeyye: “Ne iyi develer!” demekle, Peygamber Efendimiz: öyle ise, onlar senin olsun,” deyip bu yüz deveyi Safvan’a bağışlamıştı. Saffan bu ikramı görünce: “Bu kadar cömertlik ancak peygamberlerde bulunur,”diyerek hemen müslüman olmuştur. Oysa ki, müslüman olmak için evvelce dört ay süre almış bulunuyordu.

                            HAZRET-I PEYGAMBERIN ESSIZ CESARETI

Peygamber Efendimiz, son derece yüksek bir cesarete, kuvvet ve kahramanlığa sahib idi. Bir çok savaşlarda nice zırh giymiş kahramanlar kaçmaya mecbur kaldıklarını gördükleri halde o sebat etmiştir. Uhud ve Huneyn savaşlarında gösterdiği metinlik ve cesaret, her türlü düşüncenin üstündedir.Bir gece Medine dışından korkunç bir gürültü işitilmişti. Düşman tarafından bir baskın olduğu sanılmıştı. Herkesten önce Hazreti Peygamber kılıcını kuşanarak gürültü tarafına koşmuş ve başkaları daha yeni hazırlanırken kendisi geri dönerek: “Korkacak bir şey yok!” diye halkı sukunete kavuşturmuştu. Hazret-i Ali der ki: “Savaşlarda Hazret-i Peygamber kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Bir çok kez, savaş kızışıp başımız dara düşünce, Hazret-i Peygambere sığınırdık.”

                   HAZRET-I PEYGAMBERIN YUMUSAK HUYU, BAGISLAMASI VE KEREMI

Peygamber Efendimiz son derece yumuşak huylu, bağışlayıcı ve mükrim idi. Öfkelenecek yerlerde sükunetini korur, mübarek hayatına kasdedenleri bile bağışlardı. Uhud savaşında mübarek bir dişi şehid edilmiş, latif çehresi kanlar içinde kalmış olduğu halde, yine düşmanlarına bedduada bulunmamış: Ya Rabbi! Kavmime hidayet et; Çünkü onlar bilmiyorlar,” diye yalvarmıştır.-Niçin bunların aleyhine dua etmiyorsun? diyenlere de: Ben lanetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim,” diye cevab vemişti. Mekke-i Mükerreme’yi fethettikleri gün, Kureyş hakkında uygulanan lutuf ve ikram, Hazret-i Peygamberin ne derece büyük bir ihsan sahibi olduğuna şahiddir.

                            HAZRET-I PEYGAMBERIN EMSALSIZ VEFASI

Peygamber Efendimiz son derece vefakar idi. Ashabını, akrabasını, ehlibeytine bağlı olanları unutmaz, daima onları arar ve sorar, gönüllerini hoş tutardı. Bir defa Habeş Hükümdarı Necaşi tarafından Hazret-i Peygamberin huzuruna elçiler gelmişti. Bunlara doğrudan doğruya kendisi hizmet etti. Ashabdan bazıları: “Ya Resulallah! Biz hizmete yetişiriz.” dediler. Şu cevabı verdi: Bunlar, Habeşistana hicret etmiş olan ashabıma yer göstermişler ve ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bunlara hizmet etmek isterim.” Bazan saadetli evlerine hediye gelince: Bunu falan hanımın evine götürün; Çünkü o, Hatice’nin dostu idi, onu severdi,” diye emreder, rahmetli zevcesinin hakkını gözetirdi. Bir defa saadetli evlerine gelen bir hanımın hatırına tam bir iltifatla sormuş, sonra buyurmuştu ki:Bu hanım Hatice zamanında evimize gelir giderdi.Eski bağlara riayet etmek imandandır: ‘