Temmuz, 2007 Arşivleri
YAZ KURSLARI BİR FIRSATTIR
YAZ KURSLARI BİR FIRSATTIR
Kuran-ı Kerim öğrenme hususunda hiç bir kimsenin bir bahane bulmaya hakkı yok. İşte Diyanet İşleri Başkanlığı, bütün camilerde “yaz kursları” başlatacaktır. Hocalarımızın da bu konuda duyarlı davranıp fedakârlık yapacaklarına inanıyorum. Çocuklarımızın bu “yaz kursları”na gönderilmesi büyük bir imkândır.
Bu itibarla çocuklarımızın gönüllerini ve hayatlarını Kur’ân-ı Kerîm’le aydınlatmak durumundayız. Çocuklarımızı Kur’ân-ı Kerîm’le buluşturmanın daraldığı zaman ve ortamlarda, her evin Kur’ân-ı Kerîm mektebi haline getirilmesi ve çocukların ilk mektep ve ilk mabet sayılan kendi yuvalarında Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeleri gerekir. Çocuklarımızı kesinlikle ihmal etmeyelim. Çünkü bu konudaki ihmalin faturasının çok ağır olacağını bilelim. Teyp ve video kasetleri, VCD’ler, elektronik cihazlar, hatta internetten de faydalanarak Kur’ân-ı Kerîm öğrenmemiz mümkün… Yeter ki, bu işi ciddiye alalım ve öğrenmeye karar verelim. Çünkü kıyamet gününde “Kur’an-ı Kerim’i niçin öğrenmedin? Çocuğuna niçin öğretmedin?” diye sorulunca, ne cevap vereceğiz? Geçerli bir mazeretimiz olacak mı? Kesinlikle olmayacaktır. Ona göre düşünelim, taşınalım.
Bir sohbetimizde bu konudan yani Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek ve eşimize-çocuklarımıza öğretmekten bahsederken, dinleyenlerden biri:
- Hocam! Ne yapalım! Anne-babamız bize öğretmemiş, ALLAH onlardan sorsun! deyince:
- Böyle söyleme! ALLAH affetsin, de! Öğrenmeye çalış, demiştim. O ise, aynı düşüncesini sürdürünce, kendisine:
- Neyle meşgul oluyorsun, ne iş yaparsın? diye sordum.
- Ağır vasıta şöförüyüm. Bir nakliye şirketinde çalışıyorum. Kamyon-tır vesaire kullanıyorum, diye cevap verdi. Kendisine:
- Peki! Bunları yani ağır vasıta şöförlüğünü, kamyon-tır vesaire kullanmasını sana kim öğretti? Annen-baban mı öğretti? diye sordum. Şaşırır gibi oldu. Böyle bir soru beklemediği halinden belliydi.
- Hayır, annem-babam öğretmedi, ben kendim öğrendim! dedi. Ben de ona:
- Peki! Ağır vasıta şöförlüğünü, kamyon-tır vesaire kullanmasını kendin öğrendiğin gibi, Kur’an-ı Kerim’i neden kendin öğrenmedin? diye sordum. Bir cevap veremedi. Sadece:
- Eh, işte! demekle yetindi.
Evet! Muhteremler! Annemiz-babamız şu veya bu sebeple bize Kur’an-ı Kerim’i, dini bilgileri öğretmemiş, buna imkan bulamamış olabilirler. Peki bu imkanlarla biz öğrensek, ne olur? Elbette çok güzel olur. Hem kendimizi, hem de onları büyük bir vebalden kurtarmış oluruz.
Mehmet Talu
Kaynak: http://tereke.org
Yorum YokDua estetiği
Dua estetiği
![]() |
Rabb’imiz Mûsa Aleyhisselâm’a sormuştu: “Elindeki nedir?” Mûsa Aleyhisselam ise “Bu asâmdır” demiş ve sonra açıklamıştı, “ona dayanırım, onunla hayvanlarıma yaprak silkelerim…” Pekâlâ, Mûsa Aleyhisselam da biliyordu ki Rabbi elindekinin ne olduğunu bilir. Üstelik asânın dayanmaya yaradığını, hayvanlara yaprak silkmekte kullanıldığını, her şeyi bilen Alîm-i Küllî Şey’e ayrıca söylemesi fazla değil mi? Hayır, fazla değil; hatta eksik gibi. Çünkü Sevgili’nin huzurunda olunca laf uzatılır, uzatılmak istenir. Daha çok huzurda kalmak için yeni yeni konular açılır. Huzurda iken, konuşulanın ne olduğu önemli değildir; önemli olan konuşmaktır. Çünkü konuşmak huzurda kalmayı uzatacaktır. Dua da böyledir işte, kulun Rabb’iyle söyleşmesidir. İster ayakkabımızın kaybolan bağcığı gibi sıradan bir şey için, ister ebedî hayat gibi en başta gelen hacetimiz için dua etmek Rabb’in huzurunda kalma vesilesidir… Mümin için dua etmek, duanın kabul olup olmamasından daha önce gelir. Çünkü dua, içeriği ne olursa olsun, sonucu nereye varırsa varsın, Sevgilinin huzurunda kalmaktır. Yani ki, duanın kendisi duanın sonucundan önemlidir, önceliklidir.* * *
Dua ediyor olabilmek de, O’na muhatap olmayı, O’nu muhatap olarak bulmuş olmak gibi eşsiz ayrıcalıkları içerdiğine göre, çok önemli ve öncelikli bir duanın kabul edilmiş halidir. Dua edemeyen, dua edemediğinin farkında değildir; dua etmek için dua etmek gerektiğini bile bilemez. Dua edemeyen, dua edememekle neyi kaybettiğinin farkında değildir; bir şeyi kaybettiğini bilmeyen ise aramaz, aramadıkça bulamaz, bulsa bile eline almaz. Öyleyse, dua edebiliyor olmakla, nasıl derin bir kuyudan çıkarıldığımızı görelim. Dua eden adam bilmeli ki, dua ediyor olmakla, kaybettiğini bulmuştur, kaybettiğini bile bilmediği bir kaybını bulmuştur, eksikliğini bile çekemeyecek kadar gafil olduğu bir eksiğini tamamlamıştır. Birileri hakkında dua etmiş olmalı ki, dua edebiliyor.
* * *
“İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım, beni beslesinler diye değil…”
Kulluk, Rab tarafından rızıklandığını bilmekle başlar. İnsanın secdesi tevekkül seccadesinde gerçekleşir. Kul alnını yere değdirdiğinde, Rabb’inden başka kimseye muhtaç olmadığını kabullenir. Secde ile sadece kafasını değil varlığını da toprağa indirir. Rabb’inin kendisine verdiğinden şüphesi olanın secdesi tam değildir; alnı yerde olduğu halde, aklı yukarıda kalmıştır. “Yalnız Sana kulluk edelim diye yalnız Senden yardım dileriz!” dedirttiğine göre Rabb’imiz, kulluğumuzu O’na yardımmış gibi görmek yerine, O’nun bize yardımı olarak bilmeliyiz.
* * *
“Kim kötü bir iş işler, nefsine zulmeder de, sonra/gecikerek tövbe ederse Allah’ı Gafûr ve Rahîm olarak bulur.” Aziz Mahmud Hudâyî, bu ayeti yorumlarken, tövbenin pek dikkat edemediğimiz bir inceliğine dikkat çeker. İnsan kötü işi bedeniyle yapar, eliyle gerçekleştirir, açık bir eylem koyar ortaya. Tövbe ise dille yapılır, hatta dile gelmeden de yapıldığı olur. Hüdâyî Hazretleri, işte bu farkı hatırlatarak, fiilen yapılan isyanın sözle yapılan itaatle affedilmesindeki lütfu gözler önüne seriyor.
* * *
Bir dostumdan duymuştum: “Allah, kendisi için terk ettiğiniz şeyleri terk ettiğinize sizi sevindirsin.” Hayatın özünü yakalayan bir yakarış bu. Çünkü her an bir tercihte bulunuyoruz; bir tercih bize bin terk edişi yaşatıyor. Rabb’imizin rızası için tercih ettiklerimiz ne çok terki gerektiriyor. Bir helâl için bin haramdan yüz çeviriyoruz. Sözgelimi, bir kadını kendimize helâl ederken, diğerlerini terk ediyoruz. Bir erkeği kendimize eş seçerken, başka bütün erkeklerden yüz çeviriyoruz. Eşlerin birbirleri için böylesi sözel ve fiilî dualarda bulunması gerekir. Başkalarını terk ederek kendisi eş olarak tercih edilen bir kadın ya da erkek, eşini kendisi için terk ettiklerini terk ettiğine memnun etmek için elinden geleni yapmalı.
* * *
Fatiha, dilimize değen en güzel duadır. Duayı kabul edecek olan Zâtın dilimize dua vermesi, bize yakarış temrinleri yaptırması, O’nun o duaları çoktan kabul etmeye hazır olduğunu gösteriyor değil mi? Dua ile duanın kabulü arasında sadece o duanın dilimize değmesi bahanesi var. Adı üzerinde “açılış”tır Fatiha; varlığın yüzünü Var edene çevirir, bize ötelerle “ağız birliği” ettirir. Bize verileceklerin hepsi Fatiha’da saklıdır; tek Fatiha ile istediklerimiz bize verilse yeter aslında. Bizi yokluğun dehşetinden alıp kimsenin yapamayacağı iyiliği yapan Rabb’imiz, Fatiha ile kendimiz için neyi istemenin hayırlı olduğunu öğretir bize ve onları kendisinden istetir. Vermek istemeseydi, ısrarla istememizi ister miydi?
s.demirci@zaman.com.tr
Kaynak: http://pazar.zaman.com.tr/?bl=3&hn=-4929
4 YorumMucizem
Mucizem
Ya Rabbi bana öyle bir mucize nasip eyle ki onunla geçireceğim her dakika seni hatırlatsın ve sana bir adım daha yakınlaştırsın.
Ya Rabbi bizi kendimize bırakma bizi senin dosdoğru yolunda sabit kıl.
Ya Rabbi senin dinini yaymakta bizleri vesile kıl.Senin dinine hizmet edecek evlatlar yetiştirmemizi nasip eyle.
Elbet sen sana sığınanları yalnız bırakmazsın.Ya Rabbi iman ateşimizi hiç bir zaman köreltme her geçen dakikada dahada alevlenip benliğimizi eritmesini nasip eyle.
Ya Rabbi! Ya Rabbi! Ya Rabbi! sahte aşklarla bizi sınama senin aşkını kalbimize düşürüp bizleri boş işlerin hevasına kapılmaktan koru.
6 Yorum

