Nasihat! (Muammer ERKUL)

(Kü­çük­de­dem­den…)

Tam za­ma­nı, bil­men şart o­la­nı bil­dir­me­nin; do­ğum gü­nü­nü kut­lu­yor­sun: İn­san i­çin en ö­lüm­cül has­ta­lı­ğa ya­ka­lan­mış ol­mak; doğ­muş ol­mak­tır!
Ey be­nim ah­mak oğ­lum! Şim­di se­vinç­le tit­ri­yor mu i­çin? Di­yor mu­sun; be­ni ne ka­dar da çok se­vi­yor­lar?..
­Kırk say­fa sev­gi ye­ri­ne kırk say­fa söv­gü ol­say­dı şu­ra­da; kırk ki­şi se­vi­yor o­la­ca­ğı­na kırk ki­şi yer­sey­di se­ni, de­ği­şe­cek­tiy­se yü­rek çar­pın­tın, bil ki i­yi a­dam o­la­ma­mış­sın!
*
­Yet­me­di mi, da­ha da na­si­hat mi is­ti­yor­sun? Pe­ki, a­ma i­yi din­le!
­Dü­ğü­ne gi­den­ler de, ö­lü­me gi­den­ler de bin­se… Va­gon­la­rın­da hay­van­lar da, in­san­lar da ta­şın­sa, t­ren t­ren­dir… T­ren­ler; ray­la­rın­dan çık­ma­dık­la­rı sü­re­ce yol a­lır­lar!
­San­ma ki se­vil­me­ler bit­mez! San­ma ki, se­ni baş­la­rı­nın üs­tü­ne kal­dı­ran­lar as­la bı­rak­maz­lar!.. Şim­di sen; kon­du­rul­du­ğun yer­de, dir­sek­le­rin ka­şın­sa sa­nır­sın; ka­nat­la­rın çı­ka­cak… ki vahh! Hül­ya­la­ra dal­ma, gö­zü­nü aç!
İs­tid­rac ka­bı ke­ra­met kâ­se­si­ne ben­zer… Bi­ri in­san­lık i­çin şi­fa, bi­riy­se i­çe­ni öl­dü­ren ze­hir­dir!
*
Ey poh­poh­lan­mak­tan hoş­la­nan ve i­çin­de ku­dur­muş kö­pek ya­şa­yan “ben” ka­fe­si!.. Bil­mi­yor mu­sun; rüzgâr es­ti­ği za­man çöp­le­ri bi­le ha­va­la­ra kal­dı­rır!..
­Sa­kın o­la ki­bir­len­me! Süs­lü, renk­li u­çurt­ma­la­rı yük­sek­ler­de tu­tup bu­lut­lar­la ya­rış­tı­ran ken­di­le­ri de­ğil; bağ­lı ol­duk­la­rı ip­ler­dir! Rüzgâ­ra ka­nıp i­pi­ni bı­rak­ma! Ye­le ve­ren; ya­ban e­le ver­miş o­lur ken­di­ni!..
*
Ey be­nim toy oğ­lum, to­pal a­tı­mın toy­na­ğı; ku­la­ğı­nı i­yi aç! Se­ni iz­le­yen göz­le­re; “üs­tü­nüz­de kaş var” der­sen, ne ka­dar se­vil­di­ği­ni… Ve se­ni se­ven­ler­den ok gi­bi söz­ler ge­lir­ken, ken­di kal­bi­ne bak­tı­ğın­da; “ne ka­dar sev­di­ği­ni” an­lar­sın!
­Dil­siz ol, tuğ­la­lar a­ra­sın­da e­zil­sen de; sen “harç”sın!..
­Ne ol­duk­la­rın­dan bü­yük gör in­san­la­rı, ne de ol­du­ğun­dan mü­him gö­rün­me­ye ça­lış…
­Hep ol­ma­nın yo­lu “hiç” ol­mak­tan ge­çer, ki sen za­ten hiç­sin! Sa­kın o­la ki­bir­len­me;
­Rüzgâr­la­rın, ha­va­la­ra kal­dır­dı­ğı­nı u­nut­ma, es­ti­ği za­man; çöp­le­ri bi­le!..

Muammer ERKUL

Kaynak: turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=391667

Comments

  1. “Ey Oğul!

    Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

    Ey Oğul!

    Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

    Oğul!

    Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

    İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

    Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

    Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

    En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

    Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

    Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

    Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

    Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”
    ŞEYHE EDEBALİ.

  2. Hoş geldin kalbimize sevgili pişmanlık…

    Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.
    Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.

    SENAİ DEMİRCİ.

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *